Kalıpyargıların Dışındaki Yaşlılar

Seçil Büker

Sosyal medyada yer alan örnekleri sitenin içinde toplu olarak bulabileceğiniz bir dosya olsun istedik. Dosyada yer alan örnekler bu toplu yazıda, kitap adlarıyla alfabe sırasına göre yer aldılar. Tümünü çok seviyoruz ve yaklaşımlarından ötürü yazarları kutluyoruz. Yeni yorumlar bu dosyaya düzenli olarak eklenecek. sineyaslilik sitesinde yer alan görece uzun yazılar için link vermeyi yeğledik. Link aracılığla o yazılara ulaşabilirsiniz.

Bu site uygun temsilleri de her zaman anmayı sürdürecek. Yazarların yaşlıları ayrıştıran, dışlayan, aşağılayan, nesneleştiren, kalıpyargılara yerleştiren ve onlara önyargıyla yaklaşan temsillerinden kaçınmaları dileğiyle…

Anneannemin Fotoğrafları. Özge Bahar Sunar. Senta Urgan.  Nesin Yayınları, 2019.
Fotoğrafın Getirdiği Müjde: Anneannemin Fotoğrafları*

Ali’nin annesi sandıktan eski fotoğrafları çıkarır ve anneannenin eline tutuşturur. Yaşlı kadın fotoğraflara boş boş bakar. Anne hüzünlenir ve dışarı çıkar. Ali fotoğraftaki küçük kızın benli yanağını gösterir anneannesine. Anneanne dalgalı saçlı ve yanağı benli küçük kıza baktığında fotoğraftaki kızın kendisi olduğunu anımsar. Bu an bir dönüm noktasıdır kitapta. Anneanne geçmişle buluşur ve Ali de bu buluşmaya tanıklık eder. Fotoğrafın getirdiği müjde işte bu. “Fotoğraf makinesinin kaydettiği her şey bir ifşadır,” der Susan Sontag.  Anneanne mekânı ve o günü anımsar. Çocukluğunda oynadığı bahçe ve tırmandığı ağaç uzaklardan çıkıp gelirler. Kısa bellekteki bilginin geri gelmesi olanaksız anneanne için. Çünkü o bilgi kayıp. Ama torun Ali uzun süreli bellekteki bilgilerin çağrılabileceğini bilir.

Anneanne geçmişte edindiği deneyimleri ve imgeleri belleğinde tutar. İlişkiyi kurabildiği an bütünden ayrılan bir imge geri geliverir. Uzun süreli bellekte tüm ayrıntılar saklanamaz. Kişi için önemli olan bir öge kayıt altındadır. Anneanne için bahçe ve bahçedeki ağacın özel bir anlamı var. Bahçedeki çiçekler, böcekler ve nesneler yok bellekte. Demek anneanne için ağaç çok önemliydi, çünkü ağaca tırmanıyordu.

Ağaç belleğe kodlanmış. Kodlamada kişinin mekânla kurduğu ilişkinin boyutu önemli. Anılar, deneyimler mekânla kolayca ilişkilendirilebilir ve tekrar anımsanabilir. Bu kitap unutkanlık hastalığına yakalanmış yaşlıların torunları için bir kılavuz niteliğinde. Büyükannesi ve dedesi bu hastalığa yakalanmamış olsa da tüm çocuklar kitabı okumalı. Yaşlı nüfusun artacağı bir döneme giriyoruz ülkemizde. Torunlar her zaman şimdi ya da kısa bir süre sonra bu olguyla karşılaşacaklar. Unutma hastalığına yakalanmış yaşlıya ilişkin çok iyi bir temsil var kitapta. Yazar, çizer ve emeği geçen herkese teşekkürler.

*Bu başlık Fotoğraf Üzerine (Susan Sontag) adlı kitabın bir bölümünün adından esinlenerek oluşturulmuştur.

Başvuru Yüzü: Anneannemin Fotoğrafları (2)

Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine adlı eserinde fotoğrafın doğası gereği ölümlülüğü anımsattığını vurgular. Bir fotoğraf çekildiği anı sonsuzlaştırıyor gibi görünse de, aslında o anın bir daha asla geri gelmeyeceğini gösterir. Fotoğraf, bir kişinin var olduğu bir anı kayda alırken, aynı zamanda onun kaçınılmaz biçimde değişeceğini, yaşlanacağını ya da yok olacağını da ima eder. Bu yönüyle, her fotoğraf bir tür “memento mori”dir (ölümün kaçınılmazlığını hatırlatan bir nesne).

İnsan yaşlandıkça gençlik fotoğrafına hayranlıkla bakar. “Ne kadar da güzelmişim!” Bellekte kalanları anımsamanın güzel bir yoludur gençlik fotoğrafları. David Le Breton, her insanın içinde bugünkü yüzünü değerlendirirken referans verdiği bir başvuru yüzü taşıdığını söyler. Fotoğraftaki bugünkü yüzün gerçekliğini yansıtmayan içsel bir yüzdür. Başvuru yüzü gençlikteki halimize aittir.

Kişiyi ya da nesneyi fotoğraf aracılıyla tanımak olanaklı. Hele de bu fotoğrafta Roland Barthes’ın deyişiyle insanı delip geçen bir şey (punctum) varsa bu anımsama ve fotoğrafa bağlanmanın yolunu açar. Anneannenin yüzündeki ben fotoğrafta dikkat çeken bir ayrıntıdır. Unutkanlık hastalığına yakalanmış anneannenin ilgisini çekebilecek ayrıntıyı torun sezgisel olarak bilir. Pek çok şeyi sezgisel olarak biliyoruz. Barthes’ın bildiğini herkes bilir, bu olguya onun koyduğu adı bilmemek önemli değil.

Hikâyeyi bize anlatan Ali (torun) kurmaca bir kişi değil. Daha doğrusu kurmaca olmadığına ilişkin bir izlenim bırakıyor. Bunun nedeni birinci tekil şahısla konuşan bir anlatıcı olması değil. Kitapta çizimlerin yanında gerçek fotoğraflar da var. Bu durum okurda oluşan gerçeklik izlenimini güçlendiriyor. Önemli olan da bu. Sevgiye dayanan nine-torun ilişkisi, unutkanlık hastalığı ve ölüm konusunda umut saçıyor.

Anneanne Gezegeni. Melisa Kesmez. Elif Denec. Nesin Yayınevi, 2022.

Anneanne Gezegeni: Bakış (1)

Kuzgun yaz tatilini anneannesinin deniz kenarındaki evinde geçirir. Orada kendisini başka bir gezegende gibi hisseder. Çünkü ikisi birlikteyken en sıradan şeyler bile anlam kazanır. Tohumu taşıyan karıncayı uzun uzun seyretmek gibi.

Anneannesinin doğum gününde ona bir resim hediye etmeyi düşünür Kuzgun. Ne yazık ki anneannenin en sevdiği renkler, mavi, sarı ve yeşil, boya kutusunda yoktur. Turuncu, mor ve kahverengiyle istediği resmi yapamayacağını düşünür. O masmavi bir deniz, sapsarı bir güneş ve yemyeşil ağaçlar çizmek ister.

Anneannesi onu balkona çıkarır, “Bak bakalım!” der. Kuzgun turuncu bir dondurmaya benzeyen güneşin battığını görür. Batan güneşin ışıkları denize düşer. Dalgalar mor tonlarda ışıldayarak sahile vururlar. Ağaçlara gelmekte olan karanlık çöktüğü için yalnızca kahverengi dallar görünür.

Böylece deniz dendiğinde Kuzgun’un kafasına üşüşen çağrışımlar yer değiştirir ve belleğindeki deniz imgesi dönüşür. Anneanne, Kuzgun’un bakışını değiştirir.

İzlenimler göz ve kulak aracılığıyla dışarıdan gelir. Çağrışımlar ise içimizden. Kuzgun tanıdık bir şeyi çağrışımlar olmadan görmeyi anneannesinden öğrendiğinde denizi, güneşi ve ağaçları farklı bir tarzda görmeyi öğrenir. Bir şeyi çağrışımlardan farklı görmek nesnel bir bakıştır. Öznel ilişkilerden bağımsızlaşmaktır. Duyusal anlamın ötesine geçtiğimizde, yeni bir biçimde düşünür ve ötekini daha farklı görebiliriz. Bunu kuşkusuz sanat yapıtları da yapabilir, bilinçli bir anneanne de. Bu güzel anneanne bakalım daha neler yapacak? Devamı var!

Anneanne Gezegeni : Yorumcu Bakış (2)

Kitabın ikinci bölümde mis gibi kokan iki renkli kekin kokusunu duyarak uyanır Kuzgun. Anneannesi sanki sihir katıyordu yaptığı keklere. Mis kokan keki dilimlediklerine farklı şekillerden anlam çıkarmanın tadına doyum olmuyordu. Fırının içine giren girdiği gibi çıkmıyorsa kesinlikle işin içinde sihir vardı.

Fal bakmak gibiydi keklerden anlam çıkarmak. Kitapta kahve fincanı ile iki renkli kek dilimi yer değiştirme ilişkisi içinde. Yeni anlamları bulmak çağrışımlara dayanıyor. Eğretileme (metafor) bu! Sihirli kek çağrışımları değiştirme gücüne sahip.

Keklerini alıp deniz kenarına gittiklerinde Kuzgun’un falında kara bir yağmur bulutu, anneanneninkinde kayık çıkar. Bu noktada üç “ekme” var. Birinci “ekme”: Yağmur boşanır.

Sırılsıklam olduklarında kumsalda ters duran dedesinin kayığının altına saklanırlar. Yağmur yağdığı için birinci “ekme” biçilmiş olur. İkinci “ekme”  yağmurdan korunmak için kayığa sığındıklarında biçilir. Üçüncü “ekme” üçüncü bölümde biçilecek. Devamı var!

Anneanne Gezegeni: Ölüme Bakış (3)

Kuzgun’un aklı dedesinin kayığında kalır. Kayığı tamir etme düşüncesi onu büyüler. Anneanne bu konuda Balıkçı Yunus’tan yardım alabileceklerini söylediğinde çok sevinir. Balıkçı Yunus kayığı elden geçireceğine söz verir. Kuzgun kayık tamir edildiğinde karşıdaki adaya gitmeyi hayal eder.

Ertesi sabah güneş doğarken uyanan Kuzgun balıkçı teknesinin sesini duyar. Balkona çıkar. Uzaklardaki kayığı görür. İçinden “Keşke dedem yaşasaydı da balığa gitseydik böyle birlikte,”…der.

Sahile gittiklerinde dedenin kayığı denizin üstünde süzülür. Balıkçı Yunus kayığın biraz beklemesi gerektiğini söyler. Akşamüstüne kadar bekleyen Kunduz sahile gittiğinde suyun içinde bir beyazlık görür. Kayık dipte yosunların arasında yan yatar. Kuzgun anneannesine koşar.

Anneanne ağacın çiçek açtığını, çiçek solduktan sonra meyve verdiğini… Bir şeyin bitmesinin çok kötü bir şey olmadığını anlatır.

Kayıptan Sonra Yaşam adlı kitabın yazarları, zihnimizin kedere karşı direndiğini, ölümle yüzleşmemek için yadsıma, bölme ve pazarlık gibi savunma mekanizmalarını devreye soktuğunu açıklarlar. Bölmede zihnin bir yanı kaybı yadsırken diğer yanı kabul eder. Kuzgun dedesinin kayığına binerek dedesiyle birlikteymiş gibi hissedeceğini düşünmüştü. Dedesiyle birlikteyken yaşadıkları başkalarına anlatabileceği keyifli bir anıya dönüşmemişti. Anneanne ölümü açıkladıktan sonra Kuzgun bu yeni bakışı içselleştirir. Anneannenin falındaki kayığın “ekme” olduğunu söylemiştik. Kayık üçüncü kez biçilir: Kayık ve ölüm yer değiştirme ilişkisiyle kayıp için okura yeni bir bakış sunar. Devamı var!

Kaynakça

Vamık Volkan. Elizabeth Zintl. Kayıptan Sonra Yaşam. (2019). Pusula.

Anneanne Gezegeni: Doğum Ölüm Döngüsüne Bakış (4)

Balıkçı Yunus’un teknesiyle adaya giden Kuzgun denizyıldızı görme umuduyla suya dalar. Denizminaresi görür ama denizyıldızına rastlamaz. Balıkçı Yunus onların yavaş yavaş gittiklerini söyler. Kuzgun’un aklına çekip giden diğer hayvanlar gelir: Akdeniz foku, deniz kaplumbağaları, su samurları.

Balıkçı Yunus onu teselli eder: “Doğa başının çaresine bakar.” Biyoçeşitlilik tehdit altında ama doğa direnecek. Umut var. Kayıkla sahile doğru yol alırken iki yunus suya dalıp çıkar. Yunuslardan biri Kuzgun’un eline bile dokunur.

Eve döndüklerinde Kuzgun’u bekleyen bir sürpriz daha var. Anneannesi dedesinin kayığını toprakla doldurmuş ve ortanca ekmiş kayığa. Ona bu döngüyü anlatmayı başaran da anneanne.

Baudrillard’a göre bizi geçmişe gönderen eski nesne kesinlikle masalsı bir özelliğe sahiptir. İşlevini yitirmiş de olsa anlam iletmek gibi bir amacı vardır: Kayık denizde gezintiye ya da balık avlamaya çıkılan bir deniz aracı. Dedenin kayığının böyle bir işlevi yok artık. Eski nesne bir yandan da Baudrillard’ın deyişiyle “göz önünde olmak ister”. Diğer nesnelerle bağlantısı yoktur. Zamanla da hiç ilişkisi olmaz. Masalsı olduğundan zamansızdır. Devamı var!

Kaynakça

Jean Baudrillard.(2010).  Nesneler Sistemi. Çev. O. Adanır. Boğaziçi Üniversitesi Yayını.

Anneanne Gezegeni: Dostluğa Bakış (5)

Leylekler sıcak ülkelere gitmeye başladıklarında Kuzgun’un anne ve babası da gelir. Kuzgun kente dönmek zorunda. Okullar açılmak üzere. Sonbahar sabahında kokular ve renklerin değiştiğini fark eder Kuzgun, “Doğa durmadan değişiyor,” der anneannesine. Okur da anneanne de onun döngüyü anladığından emin artık. Kuzgun da değişir, büyür ve dönüşür. Artık yaz başındaki Kuzgun değil o. Yeni bakışlar öğrendi. Bir bakış daha var.

Onlar mutfağa iki renkli keki almaya gittiklerinde, adanın kayalıklarında bir denizyıldızı denize yumurta bırakmaya hazırlanır.

Anneannesi Kuzgun’un tabağına üzerinde denizyıldızı şekli olan bir kek dilimi bırakır. Denizyıldızını Kuzgun hemen görür. Anneanne ona göz kırpar. Sadece dost olanlar aynı şeyi görürler. O şey başkalarının görmediğidir. SON

Balinaların Şarkısı. Benji Davies. Redhouse Kidz, 2023.
Büyükanneler Dişil Bilgiyi Aktarırlar

Büyükanne Balinaların Şarkısı’nda deniz kenarında yaşayan Noi ile babasını ziyarete gelmişti. Fırtına kopmak üzereydi. Torununu oyalamak için başladı hikâye anlatmaya. Bir zamanlar balina ile dost olan bir kız varmış. Kız dedesinin yaptığı ahşap flüt ile balinaya flüt çalıyormuş. Balina da ona şarkı söylüyormuş. Her yaz gelen balina bir yaz gelmemiş. O gece de bir fırtına kopmuş, bir fener gemisi onları kurtarmış ama hiçbir şeyleri kalmamış. Dost balina okyanusun dibinde bulduğu evin parçalarını kıza getirmiş. Başka ne getirmiş? Onu da siz okuyun artık.

Büyükanne hem anlatıcı hem de hikâyenin kahramanı. Neden bu gerçeği hemen söylemedi. Bu kadar çok felaketin kendi büyükannesinin başına geldiğini duyan Noi o kadar çok özdeşleşecekti ki hayvanlarla insanların dost olabileceğini, dostluk ve sevginin önemini düşünemeyecekti. Bir başka kızın hikâyesi olarak dinlediğinde ve anlatılanın kurmaca olduğunu düşündüğünde sakin kalabildi.

Kurgu, gerçeklerden beslenir kuşkusuz. Gerçeklikle bağlantısı vardır ancak gerçek değildir. Balinaların Şarkısı’nda gerçek açık. Büyükanne kendi yaşadıklarını anlatır. Ayrıca kendi hikâyesini masallaştırarak kültürel bir miras olarak torununa bırakır. Böylece gelenek sürer. Okurun bunu fark etmesini büyükler sağlayabilirler. Kuşaklararası iletişimle dişil bilgi toruna aktarılır. Büyükanne doğanın içinde doğanın karşıtı olarak nitelendirilen ve erkeğe atfedilen bilginin sahibidir. Büyükanneler tıpkı dişil balinalar gibi şarkı söylemeyi sürdürecekler.

Benim Komşum Bir Ağaç. Charlie Moyler. Martin Staner. Fibula, 2023.
Komşum Ağaç mı Yoksa Yaşlı Komşu mu?

Kitap “Benim Komşum Bir Ağaç” diye seslenir okurlarına. Çizimde ağacın altında oturan beyaz saçlı yaşlı bir teyze ile bir kız çocuğu var. Bize seslenen aslında kitaptaki kız çocuğu: “Benim komşum yaşlı bir teyze,” diyor. Benzeyen ile benzetilen yan yana aynı çizimde yer alırlar: ağaç ile yaşlı komşu. Kitabın yazılı bölümünde de “gibi” sözcüğü yok. Benzetme değil, eğretileme (metafor) bu. “Ağaç”ın yerine “yaşlı komşu teyze” geçiyor. Eğretilemede birbiri ile ilgisi olmayan iki şey arasında bir benzerlik yaratılır ve bir yer değiştirme ilişkisi vardır. Yaşlı kadın da ağaç aracılığıyla doğayla özdeşleşir. Doğa gibi yaratıcı ve üretken bir yaşlı teyze var hikâyede. Fiziksel olarak etkin. Bahçeyle uğraşır, bu onun mutlu olmasına yol açar. Toplumsal ilişkileri çok güçlü değil. Küçük kız onun yalnızlığını fark eder ve onunla dostluk kurar. Hikâyeyi anlatıcı ”mişli” geçmiş zaman kipi kullanılarak anlatır: “Bu bahçeyi ilgisiyle büyüten kadın, ilerlemiş yaşına rağmen gayet sağlıklı ve güçlüymüş.” Bu bizim iyi tanıdığımız yukarıdan bakan her şeyi bilen ve gören anlatıcı değil.  Olup biteni birilerinden duymuş.   Kendisinin gördüğüne ilişkin bir veri yok elimizde. Duyulan ya da öğrenilen geçmiş zamanın hikâyesi bu. “Küçük kız penceresinden bahçeyi izlerken birkaç gündür yaşlı komşusunu göremediğini fark etmiş.” Dolaylı bir bakış açısı. Anlatıcı geçmişte olup biteni aktarıyor.  Onun aktardıklarını bilen başkaları da var. Ona da birisi aktarmış. O küçük kızın, ağaç ve yaşlı komşuyla yaşadıklarını bize aktarıyor. Ağaç ile yaşlı teyze özdeş. Bu teyzeyi korumak ve mutlu etmek gerek. Tıpkı ağaçları koruduğumuz gibi.

Bir Damla Deniz. Ingrid Chabbert. Guridi. Uçanbalık, 2018.
Büyükanne Bilge Bir Kadın

Önce deniz ile çöl karşıtlığını kurar yazar. Sonra uzun yaşam ile kısa yaşam karşıtlığı vurgulanır. Palmiye yüz yaşında. İnsanın yüz yaşına kadar yaşaması çok zor. “Ars longa, vita brevis,” demişti Hippokrates. “Yaşam kısa sanat uzun.” İnsan yaşamı çok kısa. 2018 yılında yazılan Bir Damla Deniz adlı kitap çok uzun yıllar çocuklara ulaşacak. Palmiyeler de 1000 yıl yaşayabiliyorlar kitaba göre. Ali de büyükannesi de insan yaşamının kısalığını kabullenmişler. Babaannesine sorar: “Tüm hayallerini gerçekleştirdin mi?” Çölün karşıtı olan denizi ister büyükanne. Ali ona bir damla deniz getirir. Çünkü iki günlük yolda su buharlaşır. Deniz kovada bir damlacık ama büyükannenin gönlü denizler kadar geniş. Kitaptaki çizimler harika. Büyükanne yaşlı ve kambur da olsa çizer onu devasa çizer. Büyükanne öyle “büyük” ki 1000 yaşında gibi görünür. Ali büyükannesinin bin yaşında olamayacağını bilir. Ancak palmiyeler bin yaşında olabilirler. Büyükannenin eli kitabın iki sayfasını kaplıyor. Büyükanne öylesine yüceltilir ki kitapta.

Büyükannenin çizimleri okurun da gözünü genişletir. Kathleen Woodward, toplumda herkesin; fotoğraf sanatçısından, galeri yöneticisine ve sanat eleştirmenine kadar genç olmayı ön koşul gibi gören bir gettoda yaşadığını söyler ve “gençlik üzerine yapılanan bakış”ın sürekli olarak yeniden üretildiğini vurgular. Gullette bilinen yaşlı imgelerinden o kadar bıkar ki “yaşlı” etiketini yok edecek bir yöntem olup olmadığını sorgular. Sözü JR ve Kübalı José Parlá’nın 2012’de gerçekleştirdikleri Kentin Kırışıklıkları adlı çalışmaya getirir ve bu çalışmadaki yaşlı imgelerini över. (Leda Antonia+Mechado visuals.)  Çizer Guridi de BÜYÜKANNEYİ yüceltir. Ulu ve yüce bir yaşlı imgesi yaratır. Yazara da çizere de kocaman teşekkür. Yayınevine de kuşkusuz.

Büyükannem ve Minik Kuş. Benji Davies. Redhouse Kidz, 2019.

Filmlerde ve masallarda kahramanın yaşamı tehlikededir. Yaşamı tehlikede olan kızı geleneksel anlatılarda bir erkek kurtarır. Bakalım bu kitapta olaylar nasıl gelişecek. “Yaz gelmişti. Noi, yazı büyükannesinin evinde geçirecekti.”

Büyükanne adada tek başına yaşıyordu. Tek ziyaretçisi kuşlardı. Önce büyükanne yalnızlığı (loneliness) mı tek başınalığı (solitude) mı seçti ona bakalım! Zimmermann yalnızlığın toplumsal yaşamdan çekilme olduğunu söyler. Tek başınalık ise özgür ve bağımsız olmaktır. Tek başınalık taze bir güç üretir, keder yok olur ve toplumun esir aldığı yaratıcılık ve imgelem harekete geçer. Zimmermann, “Hele de bu tek başınalık doğada olursa tadına doyum olmaz,” demek istiyor kitabında. Büyükanne tek başına ayakta kalabilen, güçlüklerin üstesinden gelebilen ve yalnızlığı hiç duyumsamayan biri. Kahramanımız Noi yasağı çiğner ve fırtınanın çıkacağını düşünmeden evden uzaklaşır. Büyükanne onu kurtarır. Böylece masallardaki ”kızı oğlan kurtarır” kodu kırılır. Kuş mu? Kuş ile kurulan ilişkiyi de siz okursunuz artık. Bu kısa yorumu da çocuklara anlatmayı unutmayın! Olur mu? Teşekkürler Benji Davies. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Kaynakça

J. Georg Zimmermann. Solitude. Good Press, 2022.

Büyükanne ve Miyop Ejderha. Behiç Ak. Can Çocuk, 2023.
Büyükanne Uzağı Görebilir

Yaşlılığı bilgelik kavramıyla ilişkilendiren bir kitap. Bu ilişkiyi iğne oyası gibi işliyor. Öncelikle büyükanne BİREY, etkin olarak yaşama katılıyor. İlk düğüm: Büyükanne fiziksel olarak etkinliklerin içinde. Uçan bisikleti var. Çocukları bisikletiyle gezdiriyor. Etkin olarak yaşama katılıyor. İkinci düğüm: Toplumsal ilişkilerin içinde. Başka bir âlemden gelen ejderha ve köyün tüm çocukları onun arkadaşları. Büyükannenin çocuklara iletişim olağanüstü. Üçüncü düğüm: Toplumsal rol ve aile içi ilişkiler. O tüm çocukların büyükannesi. Kitapta büyük bir aile imgesi var. Bu ailede gökkuşağının ötesinden gelen ejderha bile var. Açıkçası büyükanne hayvanlarla da dost. Ejderha büyükanneye yardım ediyor. Köye geldiğinde büyükanne de ona yardım etmişti. Çünkü ejderha tüm gençler gibi uzağı göremiyordu. Büyükanne deneyimi ve bilgisiyle onun uzağı görmesini sağladı. Gözlük kitabın temel simgesi. Aslında bilge büyükanne, ejderhaya görünenin ötesini görmeyi öğretiyor. Behiç Ak iğne oyasındaki düğümü öyle sıkı atıyor ki! Gökkuşağının öbür yanına geçebilenler ejderha ve BÜYÜKANNE. Büyükannede güç ve bilgi var. O tam bir özne. Bilge, etkin, yardımsever ve çevreyle ilişkiler mükemmel. Kitap bir resimli kitapta olması gereken dört özelliği mesaj olarak veriyor: umut, adalet, cesaret ve gerçek. Bu yaşlı temsilini yaratan Behiç Ak’a sonsuz teşekkürler. Büyükanne ve Miyop Ejderha.

Yaşlılığı bilgelik kavramıyla ilişkilendiren bir kitap. Bu ilişkiyi iğne oyası gibi işliyor. Öncelikle büyükanne BİREY, etkin olarak yaşama katılıyor. İlk düğüm: Büyükanne fiziksel olarak etkinliklerin içinde. Uçan bisikleti var. Çocukları bisikletiyle gezdiriyor. Etkin olarak yaşama katılıyor. İkinci düğüm: Toplumsal ilişkilerin içinde. Başka bir âlemden gelen ejderha ve köyün tüm çocukları onun arkadaşları. Büyükannenin çocuklara iletişim olağanüstü. Üçüncü düğüm: Toplumsal rol ve aile içi ilişkiler. O tüm çocukların büyükannesi. Kitapta büyük bir aile imgesi var. Bu ailede gökkuşağının ötesinden gelen ejderha bile var. Açıkçası büyükanne hayvanlarla da dost. Ejderha büyükanneye yardım ediyor. Köye geldiğinde büyükanne de ona yardım etmişti. Çünkü ejderha tüm gençler gibi uzağı göremiyordu. Büyükanne deneyimi ve bilgisiyle onun uzağı görmesini sağladı. Gözlük kitabın temel simgesi. Aslında bilge büyükanne, ejderhaya görünenin ötesini görmeyi öğretiyor. Behiç Ak iğne oyasındaki düğümü öyle sıkı atıyor ki! Gökkuşağının öbür yanına geçebilenler ejderha ve BÜYÜKANNE. Büyükannede güç ve bilgi var. O tam bir özne. Bilge, etkin, yardımsever ve çevreyle ilişkiler mükemmel. Kitap bir resimli kitapta olması gereken dört özelliği mesaj olarak veriyor: umut, adalet, cesaret ve gerçek. Bu yaşlı temsilini yaratan Behiç Ak’a sonsuz teşekkürler.

Büyükannemin Sarı Keçisi. Şafak Okdemir. Çınar Yayınları, 2023.
Torun Büyükannesini Anlatıyor

Yörükler büyükanneye “baş ana” derler. Kitapta torun büyük ananın doğumundan başlar anlatmaya. Sapsarı bir bebekmiş o. Tam o sırada bir de sarı keçi doğmuş. “In-gaa-aa!” sesine “Me-me-eee!” sesi karışmış. İkisi de anne sütüyle beslenmiş ve büyümüşler

Biri Sarı Kız diğeri Sarı Oğlak. Sarı Kız önce ana sonra büyük ana olmuş.  Sarı Oğlak kıza su kaynaklarını bulmayı öğretmiş ona. Sarı Kız da obasını susuz bırakmamış. Çünkü dağların ve suların sesini dinlemeyi bilirmiş. Kitap neden önemli?

Somut olmayan kültürel miras bir topluluğun, yörenin, bölgenin kendine özgü niteliğidir. O yöredekiler için kimlik inşasını olanaklı kılar. Yörüklerin  bilgisinin gelecek nesillerine aktarılması gerekir. Bu tür kitaplar o mirası koruyor ve çocuklara gösteriyor.

Kitap, büyük ananın deneyimini merkeze alır, bu açıdan yaşlı temsili açısından çok önemli. Kadınların yaşanan her türlü güçlüğü yenebildiklerini kanıtlayarak, gelecek için bir kadın tasavvuru sunar. Genç ya da yaşlı kadınların güçlü olabileceğine ilişkin bir tasavvur bu.

Büyük ana, daha küçücük kızken kendini kanıtlar ve saygı görür; o nedenle güçlü kadın kimliği üzerine iliştirdiği bir şey değil. O küçüklüğünden bu yana özne konumunda. Bilgili ve güçlü olduğu için gerçek bir özne.

Büyük ananın hikâyesi olağanüstü çizimlerin eşlik ettiği bir kitaba dönüşmüş. Emeği geçenleri kutlamak gerek.

Büyülü Orman. Şafak Okdemir. Çınar Yayınları, 2024.
Mavi Ormandaki Yumurta
Orman bu kez mavi. Ağaçlar, otlar ve taşlar pırıl pırıl. Mavi ormanda çocuklar dans eder, mavi başlı fil ağaçların arasından onları seyreder.

Birden karşılarına, orman ve hayvan dostu mor giysili nine çıkar. Orman perisi bu kez orman ninesi olmuş; büyülü bir yumurtadan söz ediyor. Hem de kocaman bir yumurta. Çocuklar dev yumurtayı buluyorlar.

Mircea Eliade seni anımsadım yine. Sular “fons et origo” demiştin. “Tüm varlık olasılıklarının hazinesiydi su.” Şafak Okdemir, “Durduk yere yeşil ormanı mavi yapmaz,” diye yüksek sesle düşündüm.

Suya dalmak varoluş öncesinin farklılaşmamış doğasıyla yeniden bütünleşmek zaten. Çocuklar da biçimlenme öncesine geri döndüler. Mavi ormanın derinliklerine daldılar ve orada bilge, mor giysili nine onlara müjdeyi verdi. Ormanda dev bir yumurta vardı. O bereketti, yaşamdı. Yeniden doğuştu. Yumurta kırıldığında başka bir can çıkıyordu içinden.

Yaşam sudan ve yumurtadan neşet eder Yumurta yaradılış efsanelerindeki en önemli motiflerden biri. Umut var çünkü incecik kabuğu kırıldığında altından yaşam fışkırıyor. Mutlaka morlu nineye kulak vermek, ayrışmamak ve ormanın derinlerine girmek gerekir. Temel ilke AYRIŞMAMAK. Başka bir bilgiye gerek yok.

Çakıltaşı. Sezin Mavioğlu. Volkan Akmeşe. Dinazor, 2019.
Canavarlar Kente inmiş! Dünyanın Tüm Yaşlıları Birleşiniz!

Lefebvre, “Mekân asla boş değildir; daima bir anlamı vardır,” der. Bu anlam bütüncüldür. “Doğa ve toplum birbirinden ayrılamaz. Minicik de olsa bahçesi olmayan ev yoktur, burası doğayla temas yeridir, birkaç çakıl taşı bile doğadır.” Kitaptaki anneanne Lefebvre’in kitaplarını okumuş olmalı ki  evine Çakıltaşı adını koymuş. Torununun adı da Doğa. Bu evin gerçekten doğayla bir ilişkisi var. Yoksa kâr amacının üstünü örtmek için apartmanlara verilen Çiçek, Doğa, Lale, Nergis gibi adlarla Çakıltaşı’nın uzaktan yakından ilgisi yok. Zaten Lefevbre, küçük evlerin ve kulübelerin, oturanların yaşam öykülerini mırıldandıklarını söyler. Çakıltaşı da içinde yaşayanların sırdaşı olmuş, duvarlarına anılar ve gizler sinmiş.

 

Bundan dolayı bu evler tarihi bir anıt kadar önemli ve değerli. Bir gün bir sığırcık sürüsü Çakıltaşı’nın çatısına dayanır. Anneanne başka bir aleme geçer. Torun Doğa da uzaklara taşınır. Önce koca göbekli, tombul bir adam gelir. Doğa’nın babasıyla el sıkışır. Ardından da demir dişli bir canavar, ağzını açar ve Çakıltaşı’na yaklaşır.

Haberleri iletmekle görevli olan Sığırcık kuşları bu kötü haberi tüm “yaşlılara” ulaştırırlar. Önce Kız Kulesi Boğaz’ın sularına atar kendini. Arkasından Galata Kulesi harekete geçer. Pisa Kulesi durur mu? Yaşlılıktan beli bükülmüş olsa da yola çıkar. Piramitler, Tac Mahal, Çin Seddi tümü ayaklanırlar. Bir güzel kovalarlar şişko adamları ve canavarları. Çünkü bir Çakıltaşı da Galata Kulesi kadar değerli.

“Tarih bunlarla oluşur, bu anıtlar hafızanın mayalandığı yerlerdir ve geçmişin bir tasavvurudur,” der Pierre Nora. Hafıza yaşamın kendisi. Bu binaları yıkarak yaşamı yitiriyoruz.

Seçil’e göre “yaşlılar” olanca sesleriyle şöyle haykırdılar: “Kenti sermaye aracına (metaya) dönüştüremezsiniz! Siz hiç Behçet Necatigil’in şiirlerini okumadınız mı?” Neden bazı şeyleri pek çabuk unuturuz/ Çünkü apartmanlar o evlerin yerinde./

Kaynakça

Pierre Nora. (2004). Hafıza Mekanları. Çev. M. E. Özcan. Dost.

Ceviz Ağacı Dedem ve Ben. Ammi-Joan Paquette. Felicita Sala. Fibula, 2023.
Ceviz Ağacının Yolculuğu (1)

Emilia uyandığında başucunda bir ceviz buldu. Dedesine ona anlatacağı bir hikâye olup olmadığını sordu. Büyükanne, Balinaların Şarkısı’nda hem anlatıcı hem de hikâyenin kahramanıydı. Şimdi de dede hem anlatıcı hem de kahraman oldu. Dede yıllar önce göç etmişti. Ait olduğu topraklardan bir anı götürmek istemişti ve evinin önündeki ceviz ağacından bir cevizi cebine atıvermişti. Cevizi ait olduğu öz kültürünün bir parçası olarak görmüştü. Oysa ceviz onu gittiği ve gitmediği ülkelerdeki tüm insanlarla bütünleştirecek bir simgeydi. Okyanusları aşarak geldiği ülkede cevizi bahçesine dikmişti ve bir ceviz ağacı olmuştu. İşte torununa verdiği o ceviz o ağacın meyvesiydi. Emilia da onu önce saksıya sonra bahçeye ekti. Çember kurgu dedesiyle ağacı bütünleştirdi.

Yazar neden erik, elma, armut ağacı değil de ceviz ağacını simge olarak kullanmıştı. İnsan beynine benzeyen bu meyvenin gövdesi insanın bedenine benzetilir. Tasavvuf geleneğinde ceviz hakikatin simgesidir. Hakikatin sırrına ermiş olan dede kendi ceviz ağacından bir meyveyi torununa vererek döngüyü ona anlatmış olur. Kendi ölümüne de onu hazırladı. Dedesi yolculuğa çıkmıştı, onun ağacından torunun ağacı büyüyordu. Dedesi ile ceviz ağacı birbirinin parçasıydı artık. Tıpkı Nazım Hikmet’in dediği gibi: /Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,/ ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/ budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz/.

“Evimde Olmayarak Evimde Gibiyim!” (2)

“Ceviz Ağacı Dedem ve Ben” üzerine “sineyaslilik” sitesinde bir çözümleme yer almıştı. İki ayrı yorum yan yana olsun istedim. Bu çözümlemeyi Barbara Cassin’i temel alarak kuruyorum. Başlık da Cassin’in kitabından alındı.

Cassin,  “nostos” (dönüş) ile “algos” (acı) sözcüklerinden oluşan nostaljiyi şöyle tanımlar. Nostalji, “geri dönüş acısıdır; hem insanın uzakta olduğunda çektiği eziyet hem de geri dönmek için katlanılan sıkıntılardır.”  Kişi geri döndüğünde bıraktığı hiçbir şeyin aynı olmadığını görür. Uğradığı düş kırıklığı da acı verir.

Kitapta dede başka bir kıtadan göç etmiş. Göç ederken bahçesindeki ceviz ağacından bir ceviz almış yanına. Cassin’e göre nostalji sadece sıla özlemi demek değil. Seçilmiş bir kurgu. Şu an ait olmadığı, aslında belleğinde büyük oranda sildiği yere dönme arzusu. Orayı anımsadığı gibi zihinde kurgulama. Bu kurgu düş kırıklığına yol açar. Dede kendisini de torununu da sıla hasreti çekmekten kurtardı kitapta. Acılı biraz ama sonuçta kişi arzu nesnesinden özgürleştiği için güzel.

Dede bu gerçeği bilir ve kıtalar arası yolculuğa çıkmak gibi bir arzuya  kapılmaz. Oraya dönme arzusunu oluşturmaz. Getirdiği cevizden yetiştirdiği ağacın ürünü olan cevizi torunu Emilia’ya verir. Onun için de bir ağaç dikebileceklerini söyler.

Ağacın önemini yine Cassin’i temel alarak açıklayalım: Odysseus’un çileli yolculuğu tam bir nostalji örneği. Geldiğinde köpeği dışında kimse onu tanımaz. Eşine kendini tanıtmak için sadece ikisinin bildiği gizi açıklar. Avludaki bol yapraklı zeytin ağacının gövdesini oyarak nasıl yatak yaptığını anlatır. Uyuduğu ağaç yatağında toprağına kök salmıştır Odysseus.

Ağaç bir kişinin evinde olduğunun kanıtıdır. Kişi ağaçla birlikte kök salar. Ceviz ağacı bu yeni dünyada kök salmalarına yol açacak olan en önemli araçtır. Bu gerçekten evinde olmak mı? Yoksa yazının başlığı için seçtiğimiz alıntı mı daha doğru? “Evimde olmayarak evimde gibiyim.” Seçil Büker @bukersecil

Cassin, B. (2018). Nostalji. İnsan Ne Zaman Evindedir?  Çev. S. Kıvrak. Kolektif Kitap.

 

Çocukluğumun Karpuzu. Ece Zeber. YKY, 2024.
Sermayenin Gücüne Karşı Ninemin Karpuz Çekirdekleri

“Nerede o çocukluğumuzdaki karpuzlar!” Yaz aylarında Seçil’in sık sık torunlarına söylediği bir cümle. Karpuz yerken hayıflanır dururuz eşimle. Peynir ve zeytin telafi edemez o çocukluğumuzdaki karpuzların eksikliğini. Kitaptaki nine de bize çok benziyor. Kitapta dede yumruğunu vurur karpuza. Küçük kız karpuzun göbeği kimselere bırakmaz. Kabuklarını keçiler afiyetle yutar. Suyu da gider toprağa. Kırmızı karpuzu deniz kenarında yemek de ayrı bir keyif. Denizin dibine dalar gibi karpuza bir dalış gerçekleştirebilir. Nine ile torunu dalar kırmızı karpuzun derinliklerine. Nine tombiş mayo giymiş. Torun ise bikini. Nine karpuzun derin sularında gençliğine döner. Kırmızıda yüzmek de pek keyifli canım. İnsan ateşin rengi kırmızının içinde hiç üşümez. Karpuzun derin sularında nine gençliğindeki karpuzu da bulur. Bir dilim yer ve o koca koca çekirdekleri sandıkta sakladığını anımsar. Meğer nine çıkın çıkın altın değil karpuz çekirdeği atmış sandığa. Sonra neler olmaz ki?

Seçil kitabın derinlerine iniyor: Böylece tohum üretiminde denetimi ele geçirir nine ile torun. Üretimin dolayıma girmesi gıda alanında denetimi ele geçirmektir. Tohumu elinde tutan tarıma da gıdaya da egemen olur. Bu  kullanım gücü artık ninenin elinde. Tohumun değişim değerini yaratan DEV SERMAYE artık karpuz satamaz olur. Ninenin birincil amacı daha fazla kullanım değeri üretmek. Tohumu meta olmaktan kurtaran bir nine var kitapta. Nasıl güzel bir kitap nasıl güzel bir yaşlı nine! Nine üretim sürecinde geleneğini canlandırıyor. Ata tohumu koymuş sandığa. Pardon Ana tohumunu koymuş sandığın dibine. Sermayenin gerçekleştirdiği üretim sürecini ters yüz ediyor. Sen çok yaşa güzel ninem mor eteğinle. Torunun da mor pareo giymiş. O da senin izinde. Yaratıcılığına sağlık Ece Zeber.

Elmer ve Büyükbaba Eldo. David McKee. Mikado Çocuk, 2021.
Dede Uzakta Değil

Sınırlar

Her zaman,

Her an,

Yakından,

Uzaktan

Birbirlerine bakışırlar,

Durmadan birbirlerine

Kendilerini taşırlar (1).

Özdemir Asaf’ın şiiri, Elmer ve diğer filler arasındaki “yakın ama uzak” olma durumunu çok iyi anlatıyor. Elmer renkli yamaları olan bir fildi. Gelin görün ki diğer filler ona gülüyorlardı. Elmer onlar gibi değildi. Sarı, turuncu, kırmızı, pembe, mor, mavi ve beyazdı. Diğer filler bildiğiniz fil rengiydi. Fil renginde olanlar, yamalı Elmer’i dışladılar. Şairin söylediği gibi içlerinden birine sınır koydular. Elmer onlardan biri değilmiş gibi düşündüler ve ona güldüler.

Elmer’i kendilerinden uzak tuttular ve öteki gibi gördüler. Yukarıdaki dizeleri yazan Özdemir Asaf aynı şiirde bu durumu şöyle açıklar: / Her ikisi de yakın/ Birbirine/ Her ikisi de uzak/ Bir/ Olasılığa /Karşı’dırlar.

“Bir” kısacık bir sözcük ama şiirin bir dizesini oluşturuyor. Çünkü çok güçlü. Ne yazık ki filler Elmer’in de kendilerinden biri olduğunu unutmuşlardı. Fillerden biri itiraz ederek “Elmer de bir fil, ayrımcılık yapmayalım!” dememişti. Sessizlik sarmalı herkesi içine almıştı. Filler dışlanma korkusuyla sessiz kalıyorlardı.

Çoğunluğun arasında olmak çok güven veriyordu. İçten içe Elmer’i sevseler de sessiz kalıyorlardı.

Yalnızlık Elmer’i canından bezdirmişti

Elmer kaçmaya karar verdi. Ormana gittiğinde diğer fillerin rengine bürünmek için çareler aradı. Bir çare de buldu.

Yalnız’ın

Sakladığı bir şey vardır;

Boyuna yerini değiştirir,

Boyuna onu arar..(2).

Elmer’in sakladığı şey renkli yamalı gövdesi. O nedenle yerini değiştirdi. Ormana kaçtı. Bedenle ilgili kaygı insanları da hayvanları da yalnızlaştırır. Çünkü bedendeki kusura diğerleri gülerler. Kusur gerçekten kusur mudur? Yoksa değişik bir özellik midir? Bedendeki değişik bir özellik bireyi ötekileştirmek için neden olamaz.

Henri Bergson bedenle ilgili kaygının komik olanı davet ettiğini söyler. Beden ruhun önüne geçer. Biçim özden üstün olmak ister. Komediler bir avukatla, doktorla ve yargıçla ilgili gülünç durumları, onların dış görünüşleri üzerinden kurarlar (3). Demek ki beden çağlar boyu ötekileştirmenin bir aracı olmuş.

Lekeler yok edilebilir mi?

Elmer gerçekten delice bir şey yaptı ve bedenindeki lekeleri yok etti.

Yalnız

Hem bilgesi

Hem delisidir

Kendi dünyasının (4).

Elmer mutluydu çünkü kimse onu tanımıyordu. Henüz çözümünün geçici olduğunu da bilmiyordu. Toplumlarda birliği kalın çizgilerle birbirinden ayıran ayrımcılık bireylerin kendi bedenlerine müdahale etmelerine yol açar. “Bedenlerimiz artık bize verildiği şekliyle kabul ettiğimiz veya yaşlanma gibi kaçınılmaz süreçler sonunda değişimine çaresizce teslim olduğumuz doğal varlıklar değil, tam tersine yeniden yarattığımız, doğal süreçlerine müdahale ettiğimiz varlıklar. Siyahların ten renklerini beyazlatması, iri burunluların burunlarını küçültmeleri bedeni ‘normalleştirmenin’ yollarından bazıları. Bedenimizi değiştirerek yeni biri olabileceğimiz vaadi önce etnik/ırksal ‘kusurları’ düzeltmenin bir aracı, öteki olmadan kurtulmanın bir yolu olarak görüldü” (5). Elmer de bedenine müdahale etti.

İnsanlar bedenlerini değiştiriyorsa Elmer neden değiştirmesin ki? O da insanlardan öğrendiğini uyguladı bedenine. Artık onu hiç kimse tanımıyordu. Oysa renkli Elmer gittiğinden bu yana toplum sessiz ve sakindi. Kimse gülmüyordu.

Fil sürüsünün canı sıkılıyordu

Elmer renkli bir kişilikti. Çevreye neşe saçardı. Elmer fillerin arasına karışmıştı ama kimse onu tanımıyordu. Herkes gibi olmuştu. Artık dayanamadı olanca sesiyle “BOOO!” dedi. Sonra herkes güldü.

Elmer erkek olmalı. Bu ad erkeklere veriliyor. Filler sürü halinde yaşarlar ama genellikle sürüde dişi filler vardır. Yaşlı dişi fil grubu yönetir. Anaerkil bir topluluk filler. Bizim Elmer daha çocuk olmalı ki sürüden de ayrı yaşayamadı. Annelerinin yakınında olmak istedi. Kendini onlardan ayrı hissedemedi. Fillerin yaşam biçimi sürü modeli. Filin kendisi olması bütünün parçası olmasına bağlıdır. Fil bu bağlantı ağı içinde bu dünyaya kök salar ve sürüye ait olduğunu duyumsar.

Tabii ki günün birinde Elmer’in bedenine yaptığı müdahale ortaya çıktı. Gerisini artık siz okursunuz.

Büyükbabası Eldo sınırın ötesinde değil

Yıllar geçti ve Elmer de yetişkin bir birey oldu. Gezgin büyükbabasını ziyarete etti. Büyükbabasının sevdiği meyveleri kafasında taşıdı. Ona armağan olarak sundu. Çok sevdiği meyveyi anımsadığı için büyükbaba  Eldo çok sevindi. Başka neler anımsadığını sordu Elmer’e. O da kayaların arkasındaki yoldan geçerken bir köşeye saklandığını ve büyükbabasının karşısına ansızın çıktığını, onu şaşırttığını anımsadı. Bunları düşünürken Elmer arkasına döndü ve büyük babasının orada olmadığını anladı. Büyükbaba bir zamanlar Elmer’in yapığı gibi BOOO diye ansızın ortaya çıkıverdi. Şaşırma sırası Elmer’deydi.

Mekân belleği

Kayaların arkasındaki yol Elmer’in de Eldo’nun da geçmişi anımsamalarına yol açtı. Bu kez oyuncular değişti, büyükbaba saklandı ve ansızın BOOO diye torununun karşısına çıktı. Elmer, “Bunu benim yapıyor olmam gerekiyordu,” derken çok mutluydu. Büyükbabası ile ortak bir paydada buluşmuştu.

Bellek neydi? “Geçmişteki deneyimleri, tecrübe ve yaşantıları anımsayabilme yetisi; deney veya tecrübeleri anımsama, zihinde canlandırma ve geçmişi şimdide koruma gücüydü” (6). Mekân büyükbabaya geçmişi şimdide koruma yetisini vermişti. O da çok güzel anımsıyordu BOOO yapma oyununu.

Nehire ve göle gittiler. Yağmur yağdığında bir mağaraya sığındılar. Elmer, “Eskiden anlattığın hikâyeleri anımsıyor musun büyükbaba?” dedi. Eldo düşünüyor gibi yaptı. Eldo aslında her şeyi anımsıyordu. Elmer onun şaka yaptığını anladı. Büyükbabası da ona, “Her şeyden güzeli beni ziyaret etmeyi anımsaman,” dedi.

Elmer çok küçükken ayrımcılığa uğramıştı. Kalıpyargıların ve ötekileştirmenin kişiyi nasıl etkilediğini biliyordu. Kalıpyargılar yaşlıların kişilik özellikleri, davranış kalıpları üzerinden geliştiriliyordu. “Olumlu olsunlar olumsuz olsunlar bize algılama süreçlerinde kısa yol sunuyorlardı” (7). Kitapta yaşlılara ilişkin kalıp yargılar yıkıma uğruyor. Büyükbaba ile torun arasında muhteşem bir ilişki kuruluyor. Yaşlıların kimi kez geçmişi unuttukları olur. Bu genelleştirilmemeli. Tüm yaşlılar “yaşlılar unutur” kalıpyargısı içine yerleştirilmemeli. Unutmayanlar da var, etkin olarak yaşama katılanlar da. Çocuklarda bu farkındalığın oluşması gerekiyor.

David McKee. (2024). Elmer. Mundi Çocuk.

David McKee. (2020). Elmer ve Büyükbaba Eldo. Mikado Çocuk.

Kaynakça

  • Özdemir Asaf. (2014). Yalnızlık Paylaşılmaz. YKY, 85. (Sınır Bir Çizgidir İki Okunur adlı şiirden alınmıştır.)
  • Özdemir Asaf, 2014, s. 113.
  • Henri Bergson. Gülme.(1996). Çev. Y. Avunç. Ayrıntı, s. 33-34.
  • Özdemir Asaf, 2014, s.114.
  • Arus Yumul. (2018). Ötekiliği Bedenlere Kayıt Etmek. (Der. K. Çayır ve M. Ayan). Ayrımcılık: Çok Boyutlu Yaklaşımlar. Bilgi Üniversitesi, s. 94.
  • Ahmet Cevizci. (2000). Felsefe Sözlüğü. Say.
  • Susan T. Fiske. (1998). Stereotyping, prejudice, and discrimination. Handbook of Social Psychology.2(1): 357–411.
Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu. Ahn Do-hyun. Doğan Egmont, 2016.

https://www.sineyaslilik.com/bilge-ve-yasli-bir-nehir/

Kaçaklar: Ulf Stark. Kitty Crowther. Dinazor Çocuk, 2018.
İki Yakın Arkadaş: Büyükbaba ile Torun

Daha önce torunun büyükannesinin kaçmasına yardım ettiğine tanık olmuştum. Pandora’nın Kutusu’nda büyükanne ile torunun dostluğunu büyük bir keyifle izlemiştim ve film üzerine bir yazı da yazmıştım. Bu ilişkinin güzelliğine doyum olmaz. Wilhelm Schmid, Anne Baba ve Büyükanne Büyükbaba Olmanın Sevinçleri Üzerine adlı kitabında bu ilişkide dayatma olmadığını vurgular. Birlikteliği, “asude bir mekân kültürü” olarak tanımlar. Büyükanne ve büyükbabalar torunlarıyla birlikte olduklarında gündelik yaşam askıya alınır. Kaçınılmaz tatsızlıkları kafalarına takmayan büyükanne ve dedeler asude mekân kültürünü yaratırlar. Bu torunlara çok iyi gelir. Evde anne ve babaları onları sıkıştırırlar. Büyükanne ve büyükbabayla birlikteyken başka bir düzen geçerlidir. Bu alanda deliliklere izin vardır. Seçil bir büyükanne olarak olarak Schmid’in söylediklerine şunu eklemek ister. Gizlilik çok tat verir. Kulaktan kulağa konuşmalar ve gizlice yapılan planlar. Kitapta büyükbaba hastanede. Hastane de Marc Augé’nin anlatımıyla kişiyi yersizleştiren, yer olmayan (Non Lieu) bir ara geçit. Bir süre kalırsın ya iyileşirsin ya da başka boyuta geçersin ama oraya ait olmadığını bilirsin. Tıpkı oteller, havaalanları ve alışveriş merkezleri gibi. Büyükbaba bu dünyadan ayrılacak ama gideceği yeri bilmek istiyor. İnsan hiç bilmediği bir yere gitmek ister mi? Torun büyükbabasının gideceği yerde aidiyet duygusunu hissetmesi için araştırma yapar. Büyükbaba yer olmayan hastaneden özgürleşir ve rahatça başka âleme geçer. Torun büyükbaba ilişkisini çok güzel anlatan bir kitap. Filmde torun büyükannesinin huzur içinde geçiş yapmasını sağlamıştı. Kitaptaki torun da aynısını yapıyor. Yalnızca torunların yöntemleri farklı.

Marc Augé. (1997). Yer Olmayanlar. Çev. T. Ilgaz. Kesit.

Kayıp Şey. Shaun Tan. İthaki Çocuk, 2022.
Yaşlının Kayıp Şey Olarak Portresi

Kitabın kahramanı Kayıp Şey’e rastladığında onun kaybolmuş bir halde olduğunu hemen fark etti. Durgundu, hüzünlüydü. Yakındaki plajdakiler çok meşguldüler ve onu fark etmiyorlardı. O da öylece oturuyordu, hareketli değildi, buraya ait değil gibiydi.

Hemen dost oldular. Gün ilerledi. Birileri gelip onu evine götürmemişti. Çocuk, dostu Pete’den fikir almak istedi. Pete: “Tuhaf bir şeymiş. Belki de birine ait değildir. Belki de bir yerden gelmiyordur, bazı şeyler böyledir işte … yalnızca kayıptırlar.”

Çocuk, Kayıp Şey’in “yerinde yaşlanma” isteği ile yanıp tutuştuğunu anladı. Onu eve götürdü. Ama annesi ve babası çok meşguldü. David Gutmann, yaşlıların gençlerin ülkesinde kayıp şey olarak görüldüklerini söylerken tam da bunu kastediyordu. Yabancı, tekinsiz, kayıp şey, öteki, bu dünyada misafir, yakında öte dünyaya gidecek olan. Hepsi aynı. Gutmann’a göre geleneksel toplumda gözlemlenmeyen kuşak çatışması ne yazık ki modern toplumun temel özelliğidir. Yaşlı gençliğinde ona bahşedilmiş olan gücü kaybetmiş olandır artık. Kendi aile üyelerinin de yabancı gördüğü biridir o.

Kayıp şey eğer göçmense iki kez Kayıp Şey olarak kayıtlara geçer. Yıllar önce göçmüş olsa da o yörenin geleneği, göreneği ona uymaz. Aslında alışamadığını dile getirse de oraların “konfor” olarak sunduklarına alışmıştır. Sılaya döner ama bu kez orayı arar.

Çocuk, Kayıp Şey’i gri, kasvetli, antiseptik kokan, üstelik penceresiz bir binaya götürür. Tam o sırada kısık sesle biri: “Ona gerçekten değer veriyorsanız, onu burada bırakmayın,” der. Bir kartvizit uzatır. Oklarla tarif edilen yere geldiklerinde zile basarlar. Bir de ne görsünler oraya ait olmayan pek çok Kayıp Şey bir arada ve çok mutlular. Ötekileştirilenlerin birlik olduğu bir yer burası. Çocuk dostunu gönül rahatladığı ile oraya bırakır. Oraya da gerçekten ait mi? O konuda emin olamaz ama olsun!

Köpekler Bale Yapmaz. Anna Kemp. Altın Kitaplar, 2022.

Köpekler Bale Yapar!

Kumru ile Kikiça. Hoşçakal, merhaba. Döndü İçöz. Burak Akbay. Kumdan Kale, 2023.

Nilgün Marmara, “Yerleşik yabancılığın acısı,” dizesini yazarken ne düşündü acaba? Bu dize bana mübadeleyle kırmızı bayraklı ülkeye gelen ilk kuşağı anımsatır. Kitapta mavi bayraklı ülkeden kırmızı bayraklı ülkeye gelen Kumru’nun hikâyesini okuyacaksınız. Kikiça’nın hikâyesi yok kitapta. Kumru çocukluk yıllarındaki yakın arkadaşı Kikiça’yı hiç unutmadı ama bir daha da göremedi.

Yeni geldikleri ülkede onlara “göçmen” diyorlardı. İçinden deniz geçen bir kente yerleştiler. Kitap onları şöyle betimliyor: “Yine de akılları, yürekleri hep eski evlerindeydi. Yeni komşularıyla iyi anlaşsalar da biraz yabancı kaldılar.” Gülten Akın, “Ötekini oku, derinde dipte duranı,” der. Bizden önce okuyanlara gönderme yaparak okuyalım diptekini. Ayşe Lahur Kırtunç, “Onlar konuşmadılar/ anlatmadılar/ sustular/ sustular/ sustular/ Onlar birinci kuşaktı/ Acılarını gömdüler/” dizeleriyle başlar makalesine. Kitaptaki yaşlı Kumru konuşmaz. Anlatıcı konuşur. Kikiça ile söyledikleri tekerlemeyi yineler. Kumru’nun çocukluk arkadaşı Kikiça’yı unutmadığını anlatır okura. Yaşlılar çocukluk günlerini çok iyi hatırlarlar. Araştırmalar da mübadele ile Türkiye’ye gelen ilk kuşağın konuşmadığını vurguladılar. Geçmişi yokmuşçasına sessizdir ilk kuşak. Kendileri saklarlar. “Yabancı” olduklarını unutturmaya çalışırlar. Gerçeklerin üstünü örterler. Konuşma hakkını torunlara bırakırlar. Bu kitaptan sonra belki torunlardan biri büyükannenin ona gizli gizli anlattıklarını aktarır okurlara bir başka kitapta. Bu kitabı okuyanın büyüdüğünde mübadelenin şairlerini okuyacağını umuyoruz. Onlar: Yorgo Seferis ve Süreyya Berfe. “Geliyorlar/ Konuk değiller/ ziyaretçi hiç/ Gidiyorlar/ Arkalarına bakarak gidiyorlar/. Berfe bu dizeleri Urla-İskele’ye yerleştikten sonra yazar. Deniz Kıyısındaki Ev şiirinde, Urla’da doğan Seferis neler söyler bir de ona bakalım: “Ev diye neyim varsa çekip aldılar elimden. Zaman/ Çığrından çıkmış bir zamandı: savaşlar, yıkımlar sürgün/ Gün olur göçebe kuşları vurur avcı, / Gün olur eli boş döner./

Kaynakça

Ayşe Lahur Kırtunç. Mübadeleyle İlgili Metinler. İkisi de İki Kara Yabancı. Müfide Pekin. (2005). (Der.) Yeniden Kurulan Yaşamlar. Bilgi Üniversitesi, 187-205.

Gülten Akın. (2019). Bütün Eserleri. YKY.

Nilgün Marmara. Daktiloya Çekilmiş Şiirler.

Seferis.(1985). Üç Kırmızı Güvercin. Çev. C. Çapan. Evrim Sanat.

Süreyya Berfe.(2010). Seferis ile Üvez. Metis.

Lori’nin Masalı. Züleyha Ersingün. Müjde Başkale. Kırmızıkedi, 2022.
Lori’nin Masalı: Ninemin Yüzü (1)

Lori kadim bir kentte, avlusunda kayısı ağacı olan bir evde yaşardı. Neşeli şarkılar söyler ve geceleri damda sedirin üzerinde ninesinin masallarını dinlerdi. Ninesinin çizgili yüzünde ellerini gezdirirdi. Lori çizgilerin nedenini sorduğunda, ninesi onların acı ve mutlu olayların anısı olduğunu söylerdi.

Hüzünlü anılara da mutlu anılara da nine sevecenlikle bakardı. Lori, çok derin çizgilerden birinin ninesinin dedesiyle tanıştığı günü bir diğerinin de babasının doğduğu yılı gösterdiğini öğrendi. Nine takvimle umutsuzca yarışmak zorunda değildi. Genç görünme çabası yoktu. Yüzündeki çizgilerle barışıktı. Yüzünde ve ellerinde lekeleri vardı. Koskocaman bir endüstrinin beslendiği çizgiler nine için övünç kaynağıydı.

Kitapta çizgilerin doğallığı vurgulanır. Nine, kırışıklıklardan ötürü damgalanmaz. Lori’nin ninesi ne güzel bir yaşlı! Erving Goffman’ın söz ettiği “aldatıcı görünüm”ü sergilemez nine.

Bu kitap yaşlıya giydirilen örselenmiş benliğini yok ettiği için çok özel ve yaşlılık çalışmaları açısından çok önemli. Çünkü kitapta ninenin taşıdığı kırışıklar yaşanmış yılların ve deneyimlerin ödülü olarak sunulur. Çizgiyi, yok edilmesi gereken kusur olarak gören kalıp yargıyı kırdıkları için kitaba emek veren herkes kutlanmalı. (Devamı var!)

Kaynakça

Erving Goffmann. (2014). Damga. Çev. L. Ünsaldı. Heretik.

Lori’nin Masalı: Masal Kitabım (2)

O kadim kentte, gökyüzünde ilk yıldız göründüğünde, damdaki sedirde ninesi Lori’ye masal anlatmaya başlar. O gece, nine tavus kuşu masalını anlatmaya karar verir.

Tavus kuşunun güzel kanatları vardı ama uçamıyordu. Sonra… Nine masalın devamını unutur. Başka şeyleri de unutur. Lori, unutkanlık diye bir hastalık olduğunu öğrenir. O da neşesini yitirir ve suskunlaşır. Okulu da sevmez. En çok sevdiği şeyi; ninesinden masal dinlemeyi unutkanlık denen hastalık alıp götürür.

Bir gün okulda öğretmen Lori’ye bir kitap verir. Üzerinde tavus kuşu olan kitabı açtığında Lori hem ninesinin sesini duyar hem de masalın sonunu öğrenir. Evren boşluk tanımaz. Ninelerin sesleri kuşaktan kuşağa aktarılır ve onlar unutsalar da masallar yaşar.

Kitapta unutkanlık hastalığının adının anılmaması o zor hastalığın yükünü hafifletir. Ninenin unutmasına karşın masalın yaşaması içimize su serper. En önemlisi de torun ile büyükanne arasındaki sevgi bağı sorunu çözer. Aslında unutulan bir şey yok. Toplumsal bellek diri ve canlıdır. Okumayı öğrenen Lori, masalı ninesine okur. Sonra öğrenir ki, ninesinin dudağının kenarındaki en derin çizgi, Lori’nin ona masal okuduğu gün oluşmuştur. O en derin çizgi, ninenin en mutlu anının göstergesidir. (Devamı var!)

Lori’nin Belikleri Kente Bağlanıyor (3)

Kadın bedeninin bir parçası olarak saç güçlü bir simgeye dönüşür kitapta. Kadınlar saçlarını tarih boyunca ördüler. Belikler yılana benzer ve yılanlar gibi kıvrım kıvrım hareket ederler. Beliklerin üzerindeki desenler de yılanın üzerindeki desenler gibidir. Belikler ninenin anlattığı masalın sürekliliğinin somut göstergesidir. Çünkü yılan ölümsüzlüğün simgesidir. Yıldız Cıbıroğlu bazı kültürlerde saç beliklerinin bilginin göstergesi olduğunu söyler. Kadının saçı dökülmediği, dökülse bile yeniden çıktığı için saç bilgiye sahip olmayı gösterir. Kibele ve Efes Artemis’i gibi tanrıçaların başında kale ya da kent betimlemeleri vardır. Tanrıça için kent ve kentte yaşayan insanlar ayrıcalıklıdır. Onları başının üzerinde taşır. Lori’nin saçları da kadim kentin imgesine bağlanır çizimde. Kent ve kadın iç içe geçer. Lori de kentin gökyüzüne yakın bir sokağında oturur. Tıpkı tanrıçalar gibi. Kenti de başında taşır. Lori’nin bağlandığı kadim kentin rengi sarı. Evin avlusundaki ağaç sarı kayısılarını Lori’nin sapsarı evinde yaşayanlara sunar. Yaşayanlar dedik de babası ve annesi pek ortalarda yok. Kitabın belli başlı iki kahramanı var: Lori ile ninesi. Bir ara Lori’nin sarı kedisini de gördük. Merdiven korkuluğunun üzerinde yürüyordu. Lori sarı bir yatak örtüsünü üzerine atar, ninesinin dizlerine yatar. Ninesinin gri beyaz belikleri örtmesinin altından çıkıverir. Ninesi unutmaya başladığında Lori hüzünlenir. O da rüzgârın kayısı ağacına söylediği şarkıyı unutur. İkisinin de giysileri sarıdır artık. Bu kez sarı başka bir içeriğe bağlanır. Hüzün ve yalnızlığı gösterir. Nine sol sayfada Lori sağ sayfada yer alır. Öte yandan ikisinin de giysilerinin sarı olması okura ninesi ile Lori’nin özdeş olduğunu anımsatır. Bu özdeşlik okuru umutlandırır. Böylece sarı giysinin bir gösterge olarak ilk içeriği (hüzün ve yalnızlık) okuru ikinci bir içeriğe (umut ve esenliğe) gönderir. Böylece göstergenin birincil ve ikincil olmak üzere iki anlamı olur. (SON)

Kaynakça

Yıldız Cıbıroğlu. (2004). Kadın Saçı: Büyü ve  “Türban”. Payel.

Madeline Finn ve Terapi Köpeği. Lisa Papp. Hep Kitap, 2023.

Sineyaslilik katliamda ölen köpekler için bir anma gerçekleştirmek istiyor. İki kitapla zehirlenen canların anılarını onurlandırmak istiyoruz. Bu dizideki ikinci kitap Lisa Papp tarafından yazılan Madeline Finn ile Terapi Köpeği. İyi bir terapi köpeği olması için Star adlı köpeği eğiten kişi Madeline Finn. Eğitmeni, Star’ı yaşlı bakımevine götürür.

İlk sınav: Star diğer köpekleri gördüğünde onlarla oynamaya kalkmaz. Tekerlekli sandalyedeki bir yaşlıyı iten hemşireyi Star merak eder ama o kedi kadar meraklı olmaması gerektiğini bilir. Hemşirenin peşinden gitmez.

Star tüm yaşlılarla iletişim kurabilir. Bay Humphrey hariç. Yaşlı adam bir köşede herkese sırtını dönmüş oturur. Hemşire onları tanıştırmak ister. Bay Humphrey dönüp bakmaz bile.

Başka bir gün gittiklerinde Madeline Finn yaşlı adama yaklaşır ve onu gülümsetmeye çalışır ama başarısız olur. Hiç usanmadan denemelerini sürdür. Hiç konuşmadan Bay Humphrey’e kitap okur. Star da yanında sessizce oturur. Star yavaşca çenesini Bay Humprey’in dizine yerleştirir.

Desmond Morris ne demişti: “Sevmek Dokunmaktır.” Bay Humprey Madleine’e bakar ve “Eşim kitapları severdi,” der. Duyguları ve kayıpla baş etme becerisi yaşlının davranış biçimini belirler. Eş kaybından sonra yaşlı çevreye uyum sağlamada zorlanabilir. Tıpkı Bay Humphrey gibi.

Sorun düşünsel düzeyde biriyle anlaşmak değil bu tür durumlarda. Yaşlı, biriyle duygusal bir yakınlık kurmak ister. Küçük bir bedensel temas onlarca sözlükten daha etkilidir. Bay Humphrey çenesini dizine koyan Star’ın başını eliyle okşar.

Yaşlılara özgü mekânlarda kalmak dış dünya ile ilişkisini keser yaşlının. Emeklilik sürecinde zaten kendisini değersiz hisseden yaşlı özellikle eş kaybından sonra yeni olana kapatır kendisini.

İyi ki terapi köpeği Star var. İçe kapanma hali Bay Humphrey’i bunalıma ya da bunamaya götürebilirdi. Star çenesini onun dizine koyarak buzları eritti.

Muffie. Deniz Mert İçöz. Selen Cebeci. Kumdankale, 2025.
Ay’ın Öte Alem Olarak Portresi  (1)

Burası yaş ayrımcılığına odaklanan bir site. Ama kayıp ve yasla ilgili o kadar güzel bir örnek var ki! Şöyle düşündüm: Yaşlının da ölüme çok yakın olduğu düşünülür. O halde kitapta yaşlı olmasa da yazabilirim. Genellikle kayıp ve yas konusundaki çocuk kitapları, okuru ölümü kabul etmeye yönlendirir. Bunu çok örtülü bir biçimde yapar. Örneğin, Dedemin Adası. Kabul,  yas sürecindeki en önemli aşama.

Neil Armstrong’un aya ayak basmadan yedi yıl önce iki yaşındaki kızını (Karen) kaybetmişti.  Kurabiye gibi bir kızdı ve babası ona Muffie derdi. Kitap bir kayıp hikâyesi ama bu kez örtü çok kalın. Örtüyü kaldırdığımda öte dünyanın somut bir nesneye dönüştüğünü gördüm. Ay da çocukların çok sevdiği kurabiye biçimindeydi ve kızını kaybeden astronot Ay’ın yüzeyine kızını bırakmıştı. Çocukların çok da gereksindiği soyutu somuta dönüştürme isteği kitapta gerçekleşmiş. Çocuk kitabı yazarı soyutu somuta dönüştürmek zorunda. Başka türlü soyut bir kavramı nasıl anlatabilir ki?

“Görmek inanmaktır,” der Thomas Fuller. Kitapta ay, afiyetle yediğimiz muffie olur. Kitap kayıp için bulunabilecek en iyi çözümü sunar. Öte dünyanın böylesine somutlaşması yetişkinlere bile huzur verir. Kitabı okurken, onun duygusuna girmemek olanaksız. Bunu büyük ölçüde çizimler gerçekleştirir. İlk çizimde Karen’in sırtında belli belirsiz çizilmiş bir ev var. Sırtını okura dönmüş. Ay’a bakıyor. Çok sevdi onu. Kurabiyeyi sevdiği kadar belki de.

Jean-Luc Godard ise, “Sanat, gerçeğin yansıması değil, yansımanın gerçeğidir,” der. İki yaşında öte âleme geçen Karen, kitapta büyür; kocaman bir kız olur. Gökyüzüne uzanan merdivene tırmanır. Ay’ın yüzeyinde durmakta zorlanır. Tıpkı babası Neil Armstrong gibi. Bedeni yok gibi, çok hafiflemiş. Babası da iki yaşında bir çocuk gibi havalanır, krakerlerin üzerinde dolaşırken. Üstelik elinde yedi yıldır yanından ayırmadığı bir nesne vardır. Baba ile Kız birlikte, orada özdeşleşirler. Babanın elinde ne var acaba? (Devamı var!)

 

 

 

Sarkaç Kanunu’nun Sonu: Muffie (2)

Aslında Neil Armstrong’un elinde ne olduğunu birkaç kişi dışında kimse bilmiyor. Kitap babanın elinde ne olduğunu açıklar. Bir önceki yazıda sözünü ettiğimiz Jean-Luc Godard’ın sözünü anımsamak gerekir: “Sanat, gerçeğin yansıması değil, yansımanın gerçeğidir.” Okur artık kitabın gösterdiğine inanmak zorunda. Başka bir düzlemdeki gerçeklik ne sunuyorsa, “doğru” olan odur.

Kitap, okuru sarkacın dışına çıkarır. Maurice Nicoll,” Tüm yaşamlarımız, genellikle, Sarkaç Kanunu tarafından yönetilir. Hepimiz ileri geri salınırız. Zıtlardan birinde olduğunuzda diğerinin şuurunda değilsinizdir ya da tam tersi. […] Nasıl yapacağınızı bilmeden zıtlardan kaçamazsınız,” der. Örneğin, ölüm karşında insan keder ve eleme kapılır. Bunun karşıtı neşe ve mutluluktur. İçsel huzur ise karşıtı olmayan bir olgu. Keder ve neşeyi dışsal koşullar belirler.  Bu yolu bulmaya başlayan biri, içsel mutluluk ile dışsal mutluluğu ayırt edebilir. Yolun sonunda bulunan mutluluk, dışsal değil; içsel huzur ya da içsel dengedir.
Kitap ölüm karşısında bu tür bir iç huzuru sunar.

Neil Armstrong Ay’a ulaştığında dünyanın tesirlerinden bağımsızlaşır. Bu yazının görseline bakarsanız onun dünyaya karşıdan baktığını göreceksiniz. Bu, ıstıraptan da bağımsızlaşmaktır. Kader-neşe karşıtlığının döngüsünden çıkarak, astronot baba iç huzura kavuşur. Ölüm karşısında içsel huzur sunan bu kitap çok önemli.

Ninemin Bahçesi. Jordan Scott. Syndey Smith. İlksatır yayınevi, 2023.

Ninenin Çevre Dostu  Bir Yaşlı Olarak Portresi  (1)

Örgüsünden gevşemiş ipe dizilmiş acı

Biberler, iki soğan, birkaç sarımsak… (Birhan Keskin)

Yazarın ninesi, otoyol kenarında derme çatma bir evde yaşar. Evin arkasında, Mısır piramitlerine benzeyen bir kükürt yığını vardır. Onu babası, her sabah otoyol kenarındaki, derme çatma da olsa bahçesi olan eve götürür. Nine Polonyalı bir göçmendir ve İngilizce bilmez. Torun ile ninenin ilişkisi muhteşemdir. İletişim kurabilmeleri için dil ön koşul değil.

Çocuk ninesini mutfakta arı gibi çalışırken bulurmuş. Evi, bahçesinde yetiştirdiği meyve ve sebzelerle doluymuş. Yağmurlu havalarda okula giderken nine yavaş yürürmüş; elindeki kavanoza bulduğu solucanları doldurmak için.

Nine, başka bir dünya tahayyülü kurmuştur; torunu da onu gözlemler.  Eril bilimin dışladığı Öteki olarak nine barışçıl ve yaşanabilir bir dünya için çaba gösterir. Ekofeminizmi duymamış olabilir. Olsun! Kükürt fabrikasının yanı başında, konuşmadan eril tahakküme direnir.

Solucanları neden toprağa yerleştirdiğini soran torununun avuçlarını yağmur sularıyla ıslatır, avuç içindeki çizgileri gösterir.

“Kadın-doğa” özdeşliğinin ne güzel bir örneğidir bu nine. Doğaya tahakküm kurmayan tutum erkek torunu da etkiler. O da artık bir solucan toplayıcısıdır.

Birhan Keskin. “Turşu” şiiri Soğuk Kazı adlı kitabın içinde yer alır.

Üretken Bakış Olarak Gözler (2)

Kitapta birkaç yakın ölçekli çizim var. Yakın ölçekli çizimin de ötesinde bir çizim var ki onu ancak “ayrıntı çizimi” olarak tanımlayabiliriz. Domateslerin, salatalıkların, havuçların, elma ağaçlarının yanına çömelmiş, kavanozdaki solucanları toprağa bırakan ninesini seyreden erkek çocuğun bakışı bu.

Onun gözleri ninesinin bu edimini gözler. Ninemin Bahçesi, bu ayrıntı çizimle bilginin doğasını ele alır. John Locke, bilginin duyumlardan geldiği ve tek kaynağının görgül deney olduğunu söyler. Algıda en önemli ve en güçlü duyumuz ise GÖRMEDİR.

Locke bize ışık ve renk tasarımlarını veren görme duyumuzun en güçlü duyu olduğunu söyler. Işık ve renk tasarımlarını vermek de bu duyuya özgüdür. Ayrıca bu duyu uzam, biçim, devinim tasarımlarımızı da verir.

Görme duyusuna bu denli bağlı olan bilgimiz isteğe bağlı değildir. İnsan duyularıyla isterse de istemese de tasarımları alır. Ama insan gözlerini kimi nesnelere çevirdiğinde o nesneleri görmeyi seçer (IV, xiii, 1).

Bundan dolayı kitabın belki tek ayrıntı çizimi gözler. Sydney Smith bunu bilinçli olarak mı yaptı? Onu bilmiyoruz. Sezgisel olarak yapmış da olabilir. Yaratıcının elinden çıktıktan sonra yapıt çoğul okumalara açıktır. Yaratım süreci bir kezlik bir süreç. Okuma süreci binlerce kez gerçekleşebilir.

Görmeyle edindiği bilgiyi çocuk unutmaz. Yetişkin olduğunda da solucan toplamayı sürdürür. Onun çocukları da solucan toplayacak. Böylece ninenin başlattığı çevre korumacılık nesilden nesille aktarılacak.

Kitapta, torunun bakışı, nineden gelen tesirleri alır ve içselleştirir.  Üretken bir bakış bu.  Kitapla ilgili tartışmalarda mutlaka bu çizime odaklanmak gerek.

John Locke. An Essay Concerning Human Understanding.

Patenli Kız. Zeynep Cemali. Günışığı Kitaplığı, 2004.

Yaş Ayrımcılarına Kıvılcım Saçan Kız: Şerare Aydoğdu

Piraye Hanım’ın Sürprizi. Elif Onat. Nesin, 2025.
Yaşlıyım Ama Gönlümce  Yaşarım!

Kronolojik olarak belli bir yaşa gelenlere “yaşlı” denir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2018 yılında 65 yaşı eşik kabul etti. Eşiğin yükseltildiğine ilişkin mesajlar yaşlıları sevindirir. “Yaşasın! DSÖ, 65 yaş üstünü orta yaş olarak nitelendirdi.” Bu haberin gerçek olmasının ne önemi var ki!

Piraye Hanım, bu haberlerle hiç ilgilenmez. Tam kapıdan çıkacakken çantasını unuttuğunu fark eder. Olsun! Kapıdan çıkmadan önce yapılacaklarla ilgili bir listesi vardır. Listeye bakıverir. Kendi doğum günü için hazırlık yapmak üzere karlara bata çıka yola koyulur.

Antikacının önünde, doğum günü hediyesi olarak kendisine aldığı firuze küpeler için para çekmesi gerektiğini anımsar. Bankaya gider ve bankada sıra bekleyen yaşlı adamın köpeği silkinir ve havada uçuşan kar taneleri Piraye Hanım’ı neşelendirir. Piraye Hanım çok eğlenir.

Çünkü o, tek başınalığı seçmiştir; yalnızlığı değil. Zimmermann, yalnızlığın toplumsal yaşamdan çekilme olduğunu söyler. Tek başınalık ise özgür ve bağımsız olmaktır. Tek başınalık taze bir güç üretir; keder yok olur ve toplumun esir aldığı yaratıcılık ile imgelem harekete geçer. Havada uçan kar taneleri, Piraye Hanım’ı neşelendirir.

Dücane Cündioğlu, “yaş” kökünden, “yaşamak” ve “yaşlanmak” sözcüklerinin türediğini vurgular: “Ne garip değil mi? Dildeki eski kullanımlarının tam da aksine kökeni itibarıyla “yaşlı”; eskiyen, eskimiş, ihtiyarlamış, içi geçmiş, bayatlamış, kurumuş değil, bilakis yaşlanan, ıslanan, tazelenen anlamlarına geliyor,” der. Piraye Hanım kar taneleriyle ıslananır, kar sularından yeniden doğar, pastaya mumları koyar: “İyi ki doğdum,” der.

“Piraye”, göz ve bakış anlamına geliyor. Bakış değişince her şey değişir. Yaşlılık algısı, bu dönemi nasıl geçireceğinizi belirler. Kalıp yargıları kırarak bir yaşam tarzını seçmek gerek. İyi ki doğdun Piraye Hanım! Sen çok yaşa! Okurun bol olsun!

Sakura Baharı. Marie Jaffredo. Çev. E. N. Şahin. Karakarga, 2022.

Anneanne Sakura’ya Doğayı Duyumsamayı Öğretir (1)  (いち ichi 1).

 Sakura Baharı bir çizgi roman. Tokyo’da Fransız babasıyla yaşayan Sakura bir süre Japon anneannesinin yanında kalmak zorunda kalır. Lion’daki babaanne ve dedesini çok iyi tanır Sakura. Lion’daki Tete D’or adlı parkı da bilir.

Sakura Japon kültür ve geleneklerine uzak. Ayrıca Tokyo o kültürü sindirebilmesi için uygun bir kent değil. Çok hatırlamadığı ve tanımadığı anneannesi ise deniz kenarında küçük bir kasabada yaşar. Sakura arabadan iner inmez deniz kokusunu alır.

Bahçesi ve kedisi olan bir evde kalacağını fark ettiğinde ürker. Oysa kaybettiği annesi peyzaj mimarı. Anneanne de bahçeyle ilgileniyor ve torununa Çiçek diye sesleniyor.

Anneannenin ”Hayai” (Hızlı) adında bir scooter’ı var. Sakura anneannesinin arkadaşlarıyla tanışır. Onunla yemek yapar. Çok küçükken geldiği kasabadan aklında kalan tek şey denizin kokusudur. Ne büyükbabasını ne de tekneyi anımsar.

Proust’un gayri iradi anımsama dediği şey bu. Proust bu tür anımsamayı zihnin emrindeki iradi anımsamanın karşısına koyar. Sık sık sözünü ettiği madeleine’in (bir tür çörek) tadı bir öğleden sonra onu eski günlere götürene dek, belleğinin ona sunduğu ile yetinmek zorunda kalmış. Koku bizi geçmişe götüren en önemli öge. Sakura belki anneannesinin evinde yaşadıklarını da kokular aracılığla anımsayacak gelecek günlerde. Kitapta kokular hep var.

Anneanne bahçede çakıl deresinde çalışırken bu yapay dereyi neden oluşturduğunu anlatır. Sakura’dan ellerini yere koymasını ister. Sakura ellerini toprağa koyar ve gözlerini kapatır. Anneannesi, “Hissediyor musun?” diye sorar: Evet! Zaten dedesi de bahçıvanmış. Sakura kediyle uyumayı, ormanın ve toprağın kokusunu almayı deneyimler. Kültürel iletişim iletişim dersi için güzel bir örnek

Anneanne Sakura’nın Yasını Sonlandırır (2) (に ni2)

Sakura mahalledeki çocuklarla tanışır. Onlardan çizgi film yaratmayı öğrenir. Yere yatarlar ve ağaçlara bakarlar. Koşan köpek ve onu kovalayan kurbağayı görür çocuklar. Sakura da rüzgârda sallanan ağaç dallarında çizgi film izlemeye başlar.

Evde anneannesinin dua ettiğini fark eder. Japon kültürünün tüm alanlarına yakınlaşmaya başlar. Tabii ki doğaya da. Günlüğüne burada çok çeşitli kokular olduğunu yazar. Kokular önemli. Sakura, Fransa’ya ya da Tokyo’ya döndüğünde burayı hiç unutmayacak. Çocukluğundan onda kalan tek şey denizin kokusu. Birçokları gibi o da geçmişi kokular aracılığla anımsar.

Ormana gittiklerinde hayvanların, cansız nesnelerin bir ruhu olduğunu anlatır anneanne. Rüzgâr, gök gürültüsü, dağlar, nehirler hepsine “kami” dendiğindi ve onlara saygı göstermek gerektiğini öğrenir.

Yolda arkadaşlarına rastlar. Kasabanın mezarlığında annesinin mezarını görür. Eve geldiğinde çekmecede annesinin kendi yaşındaki bir fotoğrafını bulur. Böylece acıyla yüzleşir. Annesi üzerine anneannesiyle konuşur. Kiraz çiçeği sakuranın kokusunu çok seven annesinin kaybına artık farklı bir gözle bakar.

Torunu ağladığında anneannesi dünya üzerindeki hiçbir şeyin sonsuz olmadığını anlatır. “İlkbaharda çiçekler açar, sonbaharda yapraklar kızarır, sonra kışın kar her şeyi örter. Sonra ilkbahar yeniden gelir. Ölüm geldiğinde sevdiğimiz varlık doğaya geri döner. Tıpkı annen gibi.”

Sonra ona annesinin çok sevdiği “Ağaç ve Çocuk” masalını okur….

Babası ona annesinden söz etmemişti. Sakura artık annesinden söz ediyor çünkü yas bitti.

Yaşam döngüsünü çok güzel anlatan bir çizgi roman.

Senin Kovan Ne Kadar Dolu? T. Rath ve M. Reckmeyer. M. J. Manning. Butik, 2022.
Dedenin Kovası Her Zaman Doludur

Wilhelm Schmid büyükanne ve büyükbabalarla torunların ilişkisini  “sorunsuz ilişki” olarak tanımlar. O kadar doğru bir saptama ki bu. Gerçekten yaşamım boyunca başka sorunsuz bir ilişki yaşamadım ben. Yalnızca mutluluk, neşe ve coşkuya yer var bu ilişkide. Çatışmasız bir alanda her şeye yeni baştan başlamak gibi bir şey bu. Sorumluluğunuz yok, koşturmak zorunda değilsiniz. Melih Cevdet Anday’ın şiirinde dile getirdiği gibi yeni baştan yürümeye ve sevmeye başlıyorsunuz (1).

Yeni Baştan

Şimdi ne güzel yeni baştan

Yürümeye ve sevmeye başlamak…

Kumdan Kale Yayınları’ndan Işıl Erverdi resimli çocuk kitapları tarihini anlatırken ben içimden, “Şöyle güzel bir yaşlı temsili olsa,” diyordum. Çok ünlü çocuk kitabı yazarlarının yaş ayrımcılığının farkında olmadıklarını gözlemlemiştim. Yaşlılar bilgisayarın tuşlarını bir türlü öğrenemezlerdi.  Durmadan yanlış tuşa basarlardı. Uçurtma uçurdukları yıllarda kalmışlardı. Uzaktan kumandayla uçabilen uçakları yönetmeyi de bilemezlerdi. En kötüsü bu kalıp yargıların çocuk kitaplarında genelleştirilmesiydi.

Bir gece Işıl Erverdi’nin dersinde kovası suyla dolu bir dede karşıma çıkıverdi. “Erikson’un deyimiyle, bilgeliğe ulaşmış” bir yaşlıydı (2). Yaşama da çok etkin olarak katılıyordu.

Kitapta anne telaş içindeydi çünkü işe yetişecekti. Çocuklarını gözü görmüyordu. Küçük kız kardeşi Anna kulesini bozduğu için Feliks’in de canı sıkkındı.

Dedesi başını salladı. “Kardeşinin kovasını boşalttın. Boş olduğu zaman kendini kötü hissediyor.”

Şaka mı yapıyordu dedesi. Yok, şaka değildi kova oradaydı, tam da başının üzerinde.

Feliks aşağıya indiğinde annesinin çok telaşlı olduğunu gördü.

 

Kahvaltısını kendisi hazırlamak zorundaydı. Dolaba uzanan Feliks kutuyu devirdi. Annesi de ona kızdı. Feliks’in kovasından su damlaları ŞIP ŞIP yere düşmeye başladı.

Yaşam ne kadar zordu. Olumsuzlukların ardı arkası kesilmiyordu. Kova boşalıyordu.

Burada yeniden Schmid’e dönelim: “Büyükanne ve büyükbabalar torunlarıyla beraber, şeylerin ve insanların sürekli akış halinde olmadıkları asude mekân kültürüne mukimdirler” (3). “Mukim” bir yerde ikamet eden, oturan demek olduğuna göre yaşlılar hızın olmadığı asude bir mekân kültürü edinmişler ve orada oturuyorlar ve koşturanları seyrediyorlar. Torunlara kıyamıyorlar ve onlara kovanın dolu olması gerektiğini anımsatıyorlar.

Feliks somut bir nesne (kova) aracılığı ile aslında kendisini gözlemliyor. İçinde barındırdığı olumsuzlukların farkına varıyor. Böylece dede torununa olumsuzlukları yok etmenin yolunu gösteriyor. Hem de torunun anlayacağı bir örnekle bunu gerçekleştiriyor. Somut, elle tutulur ve gözle görülür kova Feliks’in olumsuz duygularının toplandığı bir nesne. Korku, can sıkıntısı, öfke, kıskançlık gibi duygulara gölgelerimiz adını da verebiliriz. Bunlar bizim karanlık yönlerimiz.

Dedesinin ona sunduğu kova örneği Feliks’in karanlık yönünü fark etmesine yol açtı.

Binlerce gündür

boğuştuğum ejderler,

gölgeymiş meğer (4).

 

“Gölge bilinçli ve bilinçsiz zihin arasında eşikte bekler ve rüyalarımızda ona düşman, hayvan, canavar olarak rastlarız. O bilinçli benliğimizde kabul edemediğimiz her şeydir. Gölgenize ne kadar az bakarsanız o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhumuzun içindeki bir tehdide dönüşür (5).

Feliks olumsuz duygulara kapıldıkça kovasının boşaldığını fark etti. Bilge dede torununu dönüştürdü. Çünkü ikisi de asude zaman düzlemindeydiler. İşinde gücünde olan anne oğlunun dönüştüğünü fark etmedi bile. Hikâyenin sonunu ben anlatmıyorum, dedeler ve torunlar kendileri okusunlar diyorum.

Aynı yaştadır,

gölde balık yutarken

dedeyle torun (6).  

Kaynakça

1.Melih Cevdet Anday. (2019). Bütün Şiirleri: Sözcükler. Everest, s. 39.

2.Nathan Billig. (2000). Üçüncü Bahar Yaşlılık ve Bilgelik. Ed. Çağrı Yazgan. Evrim, s. 33.

  1. Wilhelm Schmid.(2018). Anne Baba ve Büyükanne Büyükbaba Olmanın Sevinçleri Üzerine. Çev. T. Bora ve T. Demir. İletişim, s.55.
  2. Melisa Gürpınar. (2003). Küçük Şeyler. Alkım, s. 60.
  3. Ursula Le Guin. (1999). Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Metis, s. 39.
  4. Gürpınar, 2003, s. 63. 

Tetem, Sözcükler ve Ben. Nikola Huppertz. Elsa Klever. Hippo, 2021.

Sözcükler Odaya Daktilodan Saçılır

Bir büyükanne varsa ve daktilonun başındaysa sözcükler odaya saçılır. Ben diliyle konuşan erkek çocuk büyükannesinin yazınsal dünyasına sözcükler aracılığla nasıl girdiğini anlatır. “Ne ev derdim ne de top. Tete bile demezdim.”

Sözcük dağarcığı o kadar azmış ki bu çocuğun yalnızca hala ve teyzelere seslenirken kullanması gereken “Tete” sözcüğünü büyükannesi için kullanıyormuş. Sözcüklerin dünyasına büyükannesinin odasında girmiş. O odada daktilo varmış.

Kitapta needle (dikiş iğnesi) or the pen (kalem) ikilemi kırılıyor gibi geliyor Seçil’e. Siz ne dersiniz? Büyükanne yazan tarafta. Kutuların dikiş kutusu olduğuna ilişkin somut bir veri yok elimizde. ”Duvarda birkaç resim, rafta birkaç kitap ve tüm tetelerin sahip olduğu birkaç cicili bicili kutu…” Cicili bicili kutularda büyükannenin takıp takıştırdığı incik boncuk olabilir.

Dikiş kutusu olduklarını varsaymak zor geldi bana. Kitapta bu hiç vurgulanmıyor. Büyükannenin odasını sözcükler öylesine doldurur ki boş küçücük bir alan bile yoktur. Yatağın altı bile doludur.

Göz nuru yatağın altına saklanır. Seçil’e göre göz nuru iğne oyası yapmak için akıtılır genellikle. Büyükanne dili kurgular ve dilin öznesi olur ama sözcüklere döktüğü göz nurunu yatağın altına saklar. Yoksa sakladığı iğne oyasına döktüğü göz nuru mu? İkilemin kalem tarafında mı kalmak istediği için mi göz nurunu yatağın altına saklıyor?

Büyükanne erkek torununa sözcükleri öğretir, “Hepsini al götür,” der. Böylece erkeğe dili bahşeder. Dili erkek torununa, Tete’nin bahşetmesi sizce çok güzel değil mi?

Kaynakça

Erving Goffman. (2021). Etkileşim Ritüelleri. Çev. A. Bölükbaşı. Heretik.

Vızıltı Çiftliği. Leyla Aslan Selen Cebeci. Paraşüt Kitap, 2023.
Dede Torununa Nezaket Öğretiyor

Çiçek, yaz aylarında Petekli köyündeki arıcılıkla uğraşan dedesine gidermiş. Geçen yaz beyaz tulumunu giymeden kovana yaklaşmış ve elindeki dalı kovana sokmuş. Ne olduğunu tahmin edersiniz.

Vızıltı Çiftliği bir masal anlatısı. Arı kovanlarının bulunduğu alana bu adı koyan da Çiçek.

Bir sonraki yaz Çiçek misketlerle oynamayı seçmiş. Hiç gitmemiş çiftliğe. Ama mor eteğine minik bir arı konmuş. Çiçek dedesinin sözlerini anımsamış:

“Eğer bir arıyı korkutup telaşlandırmazsan sana zarar vermez. Onlara karşı nazik ol. Arılar nezaketi çok sever”.

Kitap, doğa insan ilişkisini ve arıların yaşamını üst metinde çok güzel anlatıyor. Alt metinde ise “nezaket” kavramı var. Masal bu ya! Çiçek arıyla konuşmaya başlamış.

Etkili iletişim kişisel alanının sınırlarının korunmasını gerektirir. İletisini etkin ama sağlıklı biçimde iletmeye çalışan konuşucu nezaket kuralları sayesinde kendi istek ve sınırlılıklarını korur. Böylece muhatabının sınırlarını da yönlendir.

Nezaket kuramının temelinde “yüze yönelik eylemler” kavramı var. Goffman’a göre bir kişi başka birisiyle iletişime geçtiğinde tüm duygusal enerjisini yüzünde toplar. Duygular artık yüzündedir. Bireyler etkileşim içine geçtikleri andan başlayarak kendilerinin ve muhataplarının sahip olduğu “yüzü/yüzleri” (bir bakıma “benliklerini”) saygıyla korumalıdırlar. Goffman bunu “törensel davranış” olarak tanımlar. Artık herkes birbirine hak ettiği saygı ve nezaketi göstermelidir. “İnsanın yüzü kutsal bir şeydir.”

Çiçek, arının gözlerini, minik iğnesini çok beğenmişti ve gülümseyerek ona neden eteğine konduğunu sormuştu. Meğer arılar mor rengi çok severlermiş.

Arı ile Çiçek birbirlerinin kişisel alanlarını koruyarak sohbeti derinleştirirler. İkisi de kalp şeklini çok seviyor. Ne yazık ki petekler altıgen olmak zorunda. Sevginin simgesi kalpten arılar üzerine bilgi aktarmaya geçer kitap. Bilge dede nelere yol açtı. Onu biz de sevgiyle selamlayalım.

 Yaşlı Adam ve Fare. Sezin Mavioğlu. Burak Akbay. Doğan Çocuk, 2023.
Kent Yaşlı Dostu Değilse Hayvanlara İş Düşüyor: Yaşlı Adam ve Fare

Yaşlı adam yalnız yaşıyordu. Gazetede masa tenisi turnuvası olduğunu okuyunca torununun da oyunlara katılmak için kente geleceğini anımsadı. Geç kalmıştı ve hızlı hareket etmesi gerekiyordu. İşte sorun da buydu. Kentte nasıl hızlı hareket edecekti? Recalcati diyor ki 65 yaş üzeri bireyin yürüme hızı saatte 3 kilometre. 80 yaşa gelindiğinde bu hız 2 kilometreye düşüyor. Bundan dolayı kentteki duraklara, yeşil alanlara, alışveriş merkezlerine erişilebilirlik çok önemli. Bu konuda önlemler alan kent belediyeleri var ama kitabımızdaki kentte bu tür önlemler alınmamış. Lefebvre kentte yaşayanların kenti tüm olanaklarıyla kullanma hakkı olduğunu, kullanım değerinin öncellenmesi gerektiğini söyler. Ne yazık ki günümüzde değişim değeri çok önemli. Yaşlının kentte nasıl yaşayacağı düşünülmediği için yaşlı adam kalabalığın arasına girer ama karşıdan karşıya güçlükle geçer. Arabalar basarlar kornalara, kıyamet kopar. Recalcati trafik ışıklarının geç işareti için daha uzun süre vermesi gerektiğini vurgular.

 

Yürüyen merdiven çalışmazsa yaşlı metroya nasıl binsin? Yaşlı adam dizlerinin ağrısına karşın ağır ağır merdivenlerden indi. Bu kez de bekleyenlerin arasından fırlayıp metroya binmesi olanaksızdı. Gelen her metro tıklım tıklım doluydu. Yaşlı adam gerçekten çaresizdi. Kalbi çarpmaya başladı. Cebinden çarpıntı için bir ilaç çıkardı. Ağzına attı. Bugün şanslı gününde olduğunu bilmiyordu henüz. O gün kentteki tüm fareler Fare Meclisi için toplantı yapacaklardı. Meclis başkanı durumu öğrenince toplantıyı erteledi ve yaşlı adama yardım etmeleri gerektiğine karar verdi. Fareler ilk iş olarak metronun kontrol odasına girerek metroyu çalıştırdılar. Metro yaşlı adamın beklediği istasyona doğru hızla ilerledi. Durunca yüzlerce fare metrodan çıkıp etrafta koşuşmaya başladı. İnsanlar çığlıklar atarak kaçıyorlardı. Daha sonra neler olduğunu artık siz tahmin edin ama ayrıntıları kitaptan okursanız çok eğleneceksiniz.

Kaynakça

Henri Lefebvre. (2020). Şehir Hakkı. Çev. I. Ergüden. Sel.

Yaşlı Dostu Kentlerden: Kentlerin Tasarımı Yaşlanma Olgusuna Nasıl Ayak Uydurabilir?

Yerdeniz Büyücüsü. Ursula Le Guin. Metis, 2017.

 

Yaşlı Büyücüler ve Ged

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki yazı
Elmer ve Büyükbabası Eldo Sınırın Ötesindeler mi?
Sonraki yazı
Köpekler Bale Yapar!

Son Yazılar

Menü