Kadın Yazısı

 

Uzaklardan geldim,
yorgun argın.
Kim bilir kaç bin yıl
sürdü yolculuğum.
Atım sevgiydi bir zamanlar
destanlar çeyizim.
Bir sazın telinde
diyar diyar gezerdi sesim.
Nice cenklerden geçmiştim,
bir nice şölenlerden
eğer yazsaydım
sığmazdı kayalara tarihim (1).

Melisa Gürpınar, şair ve yazar… Kimi zaman çocukluğu ve ölümü arasında kimi zaman salkımsöğütlerin gölgesinde. Şiir, oyun, roman, çocuk kitabı her biri benliğinden kopup gelen… Yaşamı boyunca bir ayağı doğada bir ayağı toplumun çarklarında; duyarlı, lirik ve eleştirel bir dil yarattı. Yaşlılık, onun için hayatın son demi değil aksine rüzgâra bıraktığı yarım kalan türküsüne eklediği bir mısraydı. Yaşlılıkta, geçmişin izlerini heybesinde taşıyan, geleceğe dair umutlarını yitirmeyen, güçlü ve bilge bir kadın portresi çizdi.

Bozkırlardan geldim
torbamda harfler,
kum, tuz ve kokulu otlarla…
Güneş bir mızrak boyu
yükselince ufukta
bırakırdım saçlarımı boşluğa,
bir dağdan bir dağa doğru
yarışırdım
Alçalmış bulutlarla.

Yaşlılık hakkında da yazdı; yaşlılığın yalnızlık, yorgunluk, keder gibi olumsuz duyguları anımsattığını bildi ama aynı zamanda yaşlılığın çoğu zaman olgunluk, özgürlük, sevgi olduğunu da söyledi. Friedan’ın dediği gibi yaşlı kadını dışlayan topluma boyun eğmedi, her yazdığında,” Ben de varım!” dedi (2).

Melisa Gürpınar, yaşlılığı bir son değil bir devam olarak gördü. Yaşlılığın kendisine verdiği zamanı, yazmaya, okumaya, seyahat etmeye, sanatla ilgilenmeye, dostlarıyla sohbet etmeye harcadı. Yaşlılığın kendisine verdiği bilgeliği, gençlere, çocuklara, okurlara aktarmak istedi. Yaşlılığın kendisine verdiği gücü ise hayata, sevgiye ve şiire yansıttı.

Melisa Gürpınar, yaşlılıkta da hayatın güzelliklerini görebilen, hayatın acılarına karşı direnen, hayatın sırlarını çözen bir kadındı. Yaşlılıkta da hayatın taşıyıcısı ve yaratıcısı olan bir kadındı. Yaşlılıkta da kadının yazgısını yazan bir kadındı.

Kadındım,
ta kendisiydim bereketin.
ışıktım suydum,
hükümdarıydım
esen yellerin.
anaydım,
adı dünyaya yayılmış
oğullar doğurdum,
gözleri menekşeli
inci dişli kızlar,
ki tümünün kalbine
nakış nakış
sevdalar işlenmişti
bir zamanlar.

Kadın Yazısı’nda derinlere doğru bir yolculuğa çıktığınızda, zamanın ötesinde bir destanın sayfalarını aralarsınız. Bu şiir, bozkır rüzgârlarının taşıdığı özlemlerin, kadının yaşamındaki mevsim değişimlerinin ve onun içsel yolculuğunun izlerini taşıyor. Uzak diyarlardan gelen kadın, atının sırtında sevgiyle dokunduğu her yerde destanlar yazmış. Sazın tellerinde yankılanan sesi, diyar diyar dolaşıp hikâyeler anlatan bir gezginin melodisi gibi.

Ancak, kadının kudreti ve bereketiyle dolu geçmişi, devranın acımasız dönüşüyle bir kâbusun içine sürüklenir. Bozkırdan gelen torbada harfler, kum, tuz ve kokulu otlarla birlikte, gün batımına uzanan uçsuz bucaksız bir özlemin içinde kaybolur. Güneş, bir mızrak boyu yükseldiğinde ufukta, kadın saçlarını boşluğa bırakır, dağdan dağa doğru yarışır. Ancak bu sefer alçalmış bulutlar onunla yarışmak yerine, yüklenmiş oldukları hüzünleri getirirler.

Kadın, kadındır. Bereketin, ışığın ve suyun kaynağıdır. Esen rüzgârların hükümdarıdır. Anadır, tarih boyunca adı dünyaya yayılan oğullar ve gözleri menekşeli, inci dişli kızlar doğurmuştur. Kalplerine işlenmiş sevdalar, kadının içindeki derin okyanuslara dökülür. Ancak devran döner ve felek sillesini indirir. Çula beze sarılıp mal mülk gibi satılır, ağzı burnu kesilip göle atılır. Töre diye, namus diye.

Sonraları devran döndü,
feleğin sillesi
indi başıma.
Çula beze dolayıp
mal mülk gibi sattılar,
ağzımı burnumu kesip
göle attı beni,
töre diye
namus diye
insan denen yaratıklar.
Kalakaldım
cennetle cehennem arasında
uzayan bir yolda,
günahlarımla.

Kadının yazısı, alnındaki kitabede yaşamış olduğu acıları ve sevinçleriyle doludur. Ancak bu yazı, hiç kimse tarafından silinememiştir. Küçük bir tarla kuşu, kadının yarım kalan türküsünü seslendirir. Sesini boşluğa akıtarak, unutulmuş hikâyeleri ve kadının yaşamındaki çırpınışları hatırlatır. Bu şiir, kadının gücünü, acılarını ve direncini yankılayan bir çağrıdır. O, bozkırın sıcak rüzgârları içinde hala yaşayan bir öykü, bir kadın destanıdır.

Yaşlı bedeninde yorgun adımlar, zamanın acımasız eliyle işlenmiş izlerle dolup taşıyor. Yılların yükü, omuzlarında ağır bir rüzgâr gibi esiyor, onu geçmişin tozlu yollarına savuruyor. Gözlerindeki buğu, zamanın derin sularında kaybolan anıların izlerini taşıyor. Gelgelelim, bu yorgun bedenin içinde hala yanmaya devam eden bir ateş var.

O eski zamanlardan kalma hatıralar, uzak diyarlardan gelmiş bir yolcunun anıları gibi akıp geliyor zihninde. Atı sevgiydi, destanlarsa çeyizi. Sazın tellerinde geziyordu sesi, diyar diyar. Şimdi ise, zamanın çarklarına takılıp kalmış, geçmişin gölgeleriyle dans ediyor.

Bozkırlardan getirdiği torbasında harflerle dolup taşan bir öykü var. Kum, tuz ve kokulu otlarla işlenmiş bir yaşam hikâyesi. Güneş, mızrak gibi yükselince ufukta, saçlarını rüzgârın kollarına bırakıp dağdan dağa koşardı. Alçalmış bulutlarla yarışırdı, umut dolu bir geleceğe doğru.

Kadındı, bereketin ta kendisi. Işık ve suydu, esen yellerin hükümdarı. Anaydı, dünyaya adını duyurmuş oğullar doğurdu. Gözleri menekşeli, inci dişli kızlar yetiştirdi. Kalplerine nakış nakış işlenmiş sevdalarla dolu bir zamanın kahramanıydı.

Sonra geldi devranın dönüşü. Feleğin sillesi, başına indi. Çula beze sarılıp, mal gibi satıldı. Ağzını burnunu kesip göle attılar onu. Töre diye, namus diye, insan denen yaratıkların ellerinde oyuncak oldu. Cennetle cehennem arasında sıkışıp kaldı, günahlarının ağırlığı altında.

Alnımdaki kitabede
kadın yazısı varmış meğer
yazgı sanıp
silememiş hiç kimse
bugüne kadar.
Küçük bir tarla kuşu
söylüyor şimdi
yarım kalan türkümü
sesini boşluğa akıtarak (1).

Meğer alnındaki kitabede kadın yazısı varmış, yazgı diye kabullenmiş ama hiç kimse silememiş bu yazıyı bugüne kadar. Küçük bir tarla kuşu şimdi söylüyor yarım kalan türküsünü. Sesini boşluğa akıtarak, geçmişin hüzün dolu şarkısını yeniden haykırıyor.

Yaşlılık, bu uzun yolda bir mola gibi. Gökyüzünden düşen yıldızlar gibi, geçmişin ışığıyla parlıyor her an. Belki bedenindeki çatlaklarda, ruhunun derinliklerinde hala bir umut ışığı saklı. Kadın yazısı belki de sadece bir dönemin hikâyesi, ama yaşamın sonsuz okyanusunda kaybolan bir damla gibi, Melisa’yı Melisa yapan her anıyla bir bütün.

Zamanın İzinde

Yaşamın karmaşık dokusunda, kadın hep başrolde. Kadının yaşamındaki her evre, duygular ve deneyimler denizinde yüzer. Yaşlılık gelip de kapıyı çaldığında kadının yaşam öyküsü daha da derinleşir. Kadın Yazısı da kadınların yaşlılık dönemine dair benzersiz deneyimleri ve bu deneyimlerin insan yaşamındaki kıymetli rolü üzerine bir keşif.

Kadın: Hayatın Taşıyıcısı, Yaşamın Yaratıcısı

Kadın, doğanın kucakladığı en özel varlıklardan biri. Bedeninde yeni bir yaşamın yeşermesine izin veren kadın, aynı zamanda yaşamın yaratıcısıdır. Bu çift roller, kadını yaşamın başlangıcından itibaren özel kılar. Ancak, zamanla, bu rollerin ağırlığına karşı savaşırken, kadın yaşamın kendisiyle de sık sık yüzleşir.

Gençlik: Canlı Renklerin Dansı

Gençlik, kadının hayatında canlı renklerin dans ettiği bir dönemdir. Sevgi dolu anlar, kariyer hedefleri ve benzersiz yeteneklerin keşfi, genç bir kadının yaşamını şekillendiren unsurlardır. Ancak, gençlik dönemi sadece bahar mevsimi değildir; aynı zamanda kendi içinde ilerleyen bir sonbaharı da barındırır. Yaşlılık, bu sonbaharın ilk rüzgârlarını estirdiğinde, kadın geçmişin yaprakları üzerinde yürümeye hazırdır.

Orta Yaş: Rüzgârların Dönemeçleri

Orta yaş, kadın için rüzgârların dönemeçlerinin olduğu bir dönemdir. Aile kurma, kariyer zirvesi ve kişisel hedeflere ulaşma süreci içinde, kadın hayatının zirvesine ulaşır. Ancak, bu dönemde gelen yaşlılık sinyalleri, kadını zamanın sürükleyici akışına karşı hazırlar. Bedenin değişen ritmi ve geçmişin yükü, kadını yaşamın derin sularında bir yolculuğa çıkarmaya çağırır.

Yaşlılık: Hikâyenin Zirvesi

Yaşlılık, kadının yaşam hikayesinin zirvesidir. Bu dönemde, kadın kendi geçmişiyle yüzleşir ve yaşamının çizdiği resmin tamamını görmeye başlar. Bedenin yıpranmışlığına rağmen, kadın içsel bir güçle dolup taşar. Yaşlılık, bilgelikle dans edilen bir sahnedir. Geçmişteki hatalardan ders alınır, sevinç dolu anılar hatırlanır ve geleceğe dair derin bir iç görü kazanılır.

Yaşlı Kadın: Gücünün Farkında

Yaşlı bir kadın, yaşamın labirentinde kaybolmuş gibi görünse de aslında içselliğinin zirvesine ulaşmıştır. Gençlik ateşi belki sönmüş olabilir ancak yaşlı kadın bunun yerine derin bir içsel aydınlıkla parlar. Deneyimlerinin ağırlığı altında ezilmek yerine bu deneyimlerden güç alır. Yaşlı kadın, kendisiyle barış içinde, hayatın sırlarını sakin bir bilgelikle çözer.

Sonuç: Kadın ve Yaşlılıkta Bir Başyapıt

Kadın ve yaşlılık, bir başyapıttır. Kadının yaşamındaki her aşama, resmin bir parçasıdır ve yaşlılık, bu resmin tamamlanmış hali olarak karşımıza çıkar. Kadının yaşlılık dönemi, içinde taşıdığı zamanın izleriyle değil, bu izleri birer hazine gibi sergileyerek gelir. Bir kadının yaşlılıkla dansı, yaşamın ta kendisiyle bir bütünlüğü ifade eder ve bu dans, zamanın derinliklerinde kaybolmuş bir hikâyenin anlamını bulur.

Kadın Yazısı ve Yaşlılık: İki Zamanın Buluşma Noktası

Kadın yazısı, duyguların, deneyimlerin ve hayatın içsel güzelliklerinin ifadesidir. Yaşlılık ise, zamanın hükmü altında geçmişin izlerini taşıyan bir dönemdir. Bir araya geldiklerinde, bu iki kavram arasında ilginç bir diyalog başlar. Kadın yazısı, gençlik ateşini ve yaşamın renklerini anlatırken, yaşlılık, bu yazının satırlarına zamanın yıpranmış dokunuşlarını ekler.

Uzaklardan gelmiş, yorgun argın, kadın yazısı adeta bir zaman yolcusudur. Gençlik günlerinden getirdiği coşku ve sevgi, her kelimesine yansır. Ancak, zamanla bu yazı, yaşlılıkla birlikte derinleşir. Cümleleri, geçmişin anılarından dokunmuş bir el gibi hissedilir. Satırları, yaşlılığın getirdiği bilgelikle işlenmiş bir kumaş gibidir.

Kadın yazısının her kelimesi, zamanın izlerini taşır. Bir zamanlar genç bir kızın masum sevdalarını anlatan cümleler, yaşlı bir kadının hikayesine dönüşür. Yazının her satırında, geçmişin hüzünleri ve sevinçleri bir arada dans eder. Zaman, kadının yaşam öyküsünü bir tablo gibi işler ve yaşlılık, bu tabloya son dokunuşu ekler.

Yaşlılık, kadın yazısının satırlarına derinlik katar. Bir zamanlar genç bir kadının kalbinde yeşeren sevgi, yaşlılıkla birlikte olgunlaşır. Kadının gözlerinde, yaşanmışlıkların getirdiği derin bir içgörü parlar. Artık o sadece bir kadın değil, zamanın şahidi olan bir hikâye taşıyıcısıdır. Her kırışık, bir anının ve her gri tel, yaşanmış yılların bir izidir.

Kadın yazısı ve yaşlılık, birbirine geçmişin anılarını anlatan bir elçi gibi bakar. Gençlik ve coşkuyla başlayan yazı, yaşlılıkla birlikte hüzün ve bilgelikle dolup taşar. Her kelimesi, bir zamanlar genç bir kadının hayallerini, sevgilerini ve kırılganlıklarını hatırlatır. Ama aynı zamanda, yaşlılığın getirdiği sükûnetle, bir yaşamın derinliğini ve anlamını sunar.

Kadın yazısı ve yaşlılık, bir araya geldiklerinde, bir hikâyenin başından sonuna kadar olan zaman yolculuğunu anlatırlar. Bu anlam yüklü birliktelikte, gençlik coşkusu ve yaşlılığın bilgeliği birbirine karışır, bir denge oluşturur. İki zamanın buluşma noktasında, kadın yazısı ve yaşlılık, bir ömür boyu süren bir destanın sayfalarını oluşturur.

Melisa Gürpınar ataerkil pazarlığa (3) yenilmedi, köşede suskun bilge olmayı kabul etmedi. Kadındı, sonra yaşlı bir kadın… Dünyanın arka bahçesinde gül ağaçları yetiştirdi hep. Bir gün altmışaltı yaşındaydı ertesi gün yok yaşında oldu. Bir gün yok oldu paltosunun içinden, ‘‘Oh’’ dedi, ‘‘şimdi nispeten daha hafifim, kimseye sezdirmeden buharlaştı demek bedenim’’.

Şairin varlığı ölünce son bulmaz. Bize bıraktığın her sözcük için teşekkür ederiz Melisa Gürpınar, iyi ki yazdın.

Kaynakça
1. Gürpınar, M. (2008). El Yazısı Yılları. İstanbul: Turkuvaz, s. 67.
2. Friedan, B. (1983) Kadınlığın Gizemi. (Çev. T. Mertoğlu). İstanbul: E Yayınları.
3. https://feministbellek.org/ataerkil-pazarlik/

Önceki yazı

Küçük Kadınlar’ın Sinbad’ı Josephine ya da Jo

Sonraki yazı

Ahmet Telli’nin “Arkadaşlık Günleriydi” 

 

 

 

 

Önceki yazı
Dadı Perdeyi Aralar
Sonraki yazı
Zaman’ın Sessiz Tanığı Gölgenin İçinden Gelen Işık

Son Yazılar

Menü