“En sadık imgeler” ve Ahmet Oktay’ın yaşlılığı

Türk şair yazar ve gazeteci Ahmet Oktay 2016 yılında 83 yaşında bu diyardan göçtü. 1933’te doğmuştu, nelere tanıklık etmedi ki! Dünyada ve ülkesinde pek çok şey oldu. Yaşlılık sağlık sorunlarını getirdi. Hastanelere yattı, ameliyatlar oldu. Ama o dinginliğinden ödün vermedi, yazmayı seçti, yazmak umuttu onun için. “Harflerden, sözcüklerden medet/umdum bunca yıl” derken bu gerçeği ne güzel de dile getirdi. Yazmak yaşam amacı oldu onun için. Geçmişle ilişki kurdu ve sonunda “Geliyor ve gidiyor insan” demekle yetindi.

Ahmet Oktay’ın şiirlerinde hatırlama, yalnızlık, acı, göçebelik, sürgünlük gibi konular başat. Bu noktada Sineyaşlılık sözü, Oktay’ın şiirlerinde bu konuların yaşlılıkla ilişkisini ele alan Halim Şafak’a bırakıyor.

Anlaşılıyor durulup yaşlandıkça / zaman, şeyler ve olgular /  aynı ve değişken / tefsirle şerh arasında / Göçebe biri olayım istedim / girdapsı öyküler / görülmedik deniz haritaları / çöl yolları okunsun / istedim kırışmış yüzümde. Yine de yerleşik / biriydim çıktığım yolculuklarda; / döneceğim günü ve yeri bildim / daha hareket ettiğim anda (1).

Ahmet Oktay

Geçmiş karşısında hepimiz, yaratıcı, hepimiz sanatçıyızdır, geçmiş zamanı geriye giderek gözlemleriz ve yeniden oluştururuz (2).

Marc Augé

Roman, öykü, şiir ve diğer sanat dallarında yaşlılık ve yaşlılığın yaşam kültürü de bulunur. Ama bu kültür baştan beri, Cicero gibi tekten bir örnek dışında, yaşlılığı olumlamaktan çok olumsuzlamak gibi bir özelliğe sahip (3). Peki ama neden şiirde yaşlılık olumsuzlanmakta?

Bunun Ahmet Oktay’ın tabiriyle “mutlu zaman” dediğimiz çocuklukla ve en geniş anlamda geçmişle çok yakından bir ilgisi var. Marc Augé de “en sadık imgeler çocukluktan kalma olanlardır” der (4). Buradan insan zihnini ölünceye kadar terk etmeyen imgelerin çocukluğa ait olduğu anlamı rahatlıkla çıkarılabilir.

Şiir ya da yazı dediğimiz şey de geçmişle ilgilidir ve zihindeki hatırlama eylemine yönelir. Dolayısıyla şiirin (özellikle de yaşlılıkta) asıl kaynağı geçmişte kalan çocukluk imgeleridir. Bugün yaşanan tartışmaların, çatışmaların kaynağı da bu imgelerdir. Ahmet Oktay’ın “geçmişin zamanı bugündür” saptamasını da bununla açıklamak mümkündür.

Ahmet Oktay’ın belirttiği “zamanı sorgulamak” ise doğrudan geçmişin temellendirdiği ve büyük ölçüde belirlediği bir zaman/bugün tartışmasıdır. Gündelik hayattan büyük ölçüde çekilmiş, hızını kaybetmiş, ruhsallığı öncelemiş bir hayat. Bu hayatta, yaşanmakta olandan daha çok, geçmiş belirleyicidir. Geçmişte hatıralar vardır. Bu da bizi hatırlama kavramına götürür.

Ahmet Oktay’da geçmiş, hatırlama ve anlatma

İnsan hayatı unutma ve hatırlama ile ilgilidir. Ama burada öncelikli ve belirleyici olan hatırlamadır. Çünkü ve ancak hatırlamayla yaşadığımız dünyayla bir bağ, bir ilişki kurabiliriz. Hayatımızı ancak böyle yaşayabiliriz.

Unutmak bizi bugüne getirse de hatırlamadan yaşamak insana fazlasıyla sorun çıkarabilir ve ölmekten farksızdır. Bu yüzden Augé, Unutma Biçimleri’nde bellekle unutma arasındaki ilişkiyi hayat ile ölüm arasındaki ilişkiye benzetir. Çünkü zamanın hiçbir boyutu diğerinden soyutlanarak düşünülemez (5). “Unutma şimdiki zamana çekimlenir. […] Geçmiş onun içinde kaybolur” (6).

Ahmet Oktay’daki hatırlama ve anlatma ise daha çok bireysel ve kişiseldir. Ama bireysellik “toplumsal olana” ve “politik olana” sonuna kadar açıktır. Sıla, gurbet ve yakın çevre onun izlekleridir. Yakın çevre aileden dünyaya ve tüm canlılara açılır.

Şairin yaşlılık döneminin ürünleri olan Hayalete Övgü ile Lirikler (7) kitapları bu açıdan önemlidir. Oktay, bu iki kitapta yer alan şiirlerinde Augé’nin belirttiği gibi güncel konulara gönderme yapar (8). Bu göndermeler daha çok eleştirel düzeydedir. Güncel olayları daha çok geçmişteki olaylarla ilişkileri doğrultusunda ele alır ve şiire yerleştirir. Geçmiş ne kadar bugünü anlamanın imkânı ise bugün de geçmişi anlamanın o kadar imkânıdır. Gelecek, bu ikisinin arasında bir arzu olarak kendini muhakkak duyurur.

Bu noktada şair, şiiri unutma karşısında ciddi bir seçenek olarak ele alır, öyle kabul eder. Nitekim bu iki kitabı, geçmişin şimdiki zamanda kaybolmadığını açıkça gösterir.

Yaşanan değil yazılan gerçek

Sözcüklere tapındım. / Anlam kendisiydi imgenin, / yaşadıklarım değil yazdıklarımdı gerçek (9).

Yaşlılıkta, hayatta artık pek yaşanamayan ve deneyimlenemeyen, yani bedenin pek fazlasına izin vermediği durumlar yazıda yaşanır ve deneyimlenir. Bunun büyük bölümü okurla birlikte yaratılan kurmaca özellikli bir şeydir. Bu, Oktay’da “sözcüklere tapınmaya” kadar gider. Anlam onun için imgenin kendisidir. Şair için artık yaşadıkları değil yazdıkları gerçektir. Şu dize bunu dile getirir: “Hayallerde durmadan yenilenen geçmiş” (10).

Geçmişe hiçbir zaman dönemeyeceğimizi tabii ki biliriz. Hatırlanmayı bekleyen, belki evlerin odalarında kalmış hatıralara dönebiliriz. Geçmişe dönme onlarla ilişki kurma arzusunu kışkırtır, kimi zaman insanın hayatındaki tek arzu haline gelir. İlişki kurulunca da şair hatırladıklarını dizelere döker.

Bunların hepsi sonunda yaşlının, yaşadığı hayatını değerlendirmesidir. Kaldı ki yaşlı için yazı ya da şiir çoğunlukla yaşanıp geçeni ve zihinde kalanı, anımsananı bir daha yaşantılama, deneyimleme ve kalıcılaştırma pratiğidir:

Anlaşılıyor durulup yaşlandıkça, / zaman, şeyler ve olgular / aynı ve değişken / tefsirle şerh arasında (11).

O zaman şeyler ve olgular daha iyi anlaşılsa da bir madenci gibi geçmiş kazınmalıdır. Şair kazıdıkça geçmişi daha çok anlayacağını bilir. Göçük altında kalmayı göze alır. Yeter ki geçmişi, zamanı ve olguları daha iyi anlasın:

Vuruyorum korkuyla / damarları kazmayı ve kalıyorum / geçmişin göçüklerinin altında… (12).

Geçmiş hayallerde durmadan yenilenen bir şey haline gelince, artık geride ve zihinde kalan yaşanmış olan bir hayattır, gerisi yalnızlıktır. Yazıların, şiirlerin yardımı ve katkısıyla geçmişin bıraktığı izlerle hesaplaşır şair.

Ahmet Oktay’ın şiir ve yazıları “bellek ve bilinç” arasında gidip gelen hayatıyla da bağlantılıdır. Geçmişle ilgili tartışması, çocukluğun “mutlu zaman” olmasından bugünün ve geleceğin geçmişe eleştirel bakarak değerlendirilmesi noktasına gelir. Kaldı ki; “Anımsadıkça bilebilecek insan/neyi unutmaması gerektiğini” (13).

Geçmiş, göçebelik, sürgünlük

Bu noktada, hayatı boyunca göçebelik ve sürgünlük arzusundan yerleşikliğe geçiş süreci Ahmet Oktay’ın sorunu olmuştur. Oktay sıla ve gurbet tartışması yürütmüş, sılayı özlediği ve sorun ettiği mekân olarak anlamış ve kabul etmiştir (14).

Ona göre sıla “yitirdiğimiz, elden çıkardığımız ya da elden çıkarmak zorunda bırakıldığımız şeyleri dile getiriyor: Kültürel, siyasal, toplumsal idealler vb. sıla, bütün iyi ve güzel şeylerin sılasıdır” (15). Sılanın Richard Sennett’in sözünü ettiği türden bir seyyarlık özelliği kazanıp kazanmadığı, seyyarlaşıp seyyarlaşmadığı ise kesinlikle tartışmalı ve kararı verilememiş bir durumdur. Ancak yaşlı için belli ve kesin olan tek bir şey vardır:

Komşular öldü çoktan, / yıkıldı bahçeli evler / kalmadı o sürülecek iz / hüzünlendirici artık zamanlar (16).

Yani yaşlı için sıla ve geçmişe ilişkin sürülecek bir iz kalmamıştır. O halde zaman artık hüzünlendirir. Kederi azaltmak için hüzne sığınmaktan başka çare yoktur. Bu durum duyguların biçim değiştirmesi, kimilerinin yerini de başka duyguların almasıyla olur. İnsanın dinginliği ile ilgili bir durumdur. O güne kadar yaşanan hayattan çıkarılan ne varsa ordadır.

Yaşlılıkta aşk ise biraz da erotikleşerek şiirin konularından biri haline gelir. Aşk ve erotizm ölüm düşüncesiyle yan yana konur, hatta iç içe geçirilir ve karşılaştırılır. Bu aslında bir yanıyla Georges Bataille’in ölümü cinsellik kadar büyüleyici ve etkileyici bulması ile de açıklanabilir bir durumdur:

Beyaz ve alevli etini gördüm, / sezinliyor yaşlanan beden / binbir biçimli kösnüyü. Ölümün / bir uzak, bir yakın gölgesini (17).

Şiirleri “bellek ve bilinç” arasında gidip gelen hayatıyla bağlantılıdır

Yoksul ve acılı. Bir ömürden çıkan toplam: Tarih / böyle küçük izlerden yazılıyor; ayıklanan / binlerce sayfa, kurgulanan binlerce olay (18).

Ahmet Oktay, bir gece rüyasında babasını görmüştür ama asıl dert ettiği oğlu Deniz’dir. Baba zaten ölümüyle zihinde yerini almış, onu hatırlatan mekân ve nesneler de ya iyice azalmış ya da ortadan kalkmıştır. Ama Deniz bir yerlerde yaşıyor. Oktay’ın zihnine daha sonra torun da birkaç resim ve fotoğrafla yerleşir. Deniz de torunu da artık düşünce düzeyinde değiller. Yakındalar ve ardından aşağıdaki sorular gelir.

Oğlum görecek mi beni, / doğum gününe gelirken / yola yığılmadan önce / elimde bir demet çiçek? (19).

Şair, yine kişisel bir sorundan yola çıkar. Ama yalnızlık bu soruları her yaşlının aklına düşürebilir. Aşağıdaki şiirde de onun beslendiği kaynakları görürüz. Alttan alta yaşlılığın doğal sonucu olan ölümü de sezdirir. Sonunda kendisi gidecek, sadece tozlu raftaki kitabı kalacaktır. Yakın çevresine duyduğu özlemi, oğluyla gerçekten yaşayıp yaşamadığını bilmediğini söyleyerek başlar söze. Yine acı vardır burada:

Bunca yıl hangi sılayı özledim ben / Hangi çehreyi? Torunum yok / Bilmem yaşadım mı oğlumla / Kitaplardan doğdum ben, / sayısız sayfadan edindim kederlerimi, / aşkları devşirdim dizelerden, öykülerden; / bir pelür kağıdıyım artık / yürürken görünüyor içimin harfleri; / sonunda döneceğim yer / zamanla tozlanacak bir raf (20).

Ötekinin acılarıyla/aşıla acını (21). Bu dizelerde yaşadığı ve tanığı olduğu hayatın katkısı görülüyor. Acı ve kederi ifade ederken ötekinin acısını da hatırlatır okuruna.

Ahmet Oktay, geçmişe dönük hatırlamayı yakın çevresinden daha ilerilere de taşır: Zonguldaklı şair Lütfi Fikri mi yoksa Fikri Lütfi mi hatırlamaya çalışır. Fikri’nin gönderdiği madenci lambası şiirine girer.  Sürekli hatırda tutma arzusu öne çıkar ve şair bunu doğrudan şiire taşır. Madenci Lambası şirinde ihtiyarlamayı ve bunamayı dile getirir.

Adlar!- kişi, kent, kitap / fark etmez-turnusol kağıdı belleğin / onlarla ihtiyarlıyor ve bunuyoruz (22).

Zihnimiz hayaletlerle dolu

Bizim geçmiş dediğimiz şey canlıların ve cansız nesnelerin zihnimizde dolanan ya da dolanmasına izin verdiğimiz hayaletlerinden oluşur. İnsan zihni ölen canlılar ve nesnelerle doludur. Ölenler çoğunlukta, yaşayanlar azınlıktadır. Hatta asıl işaret etmeye ve belirtmeye çalıştığımız onların öldüğü ve bizim yaşıyor olduğumuzdur.

Ahmet Oktay daha Hayalete Övgü’nün (2001) ilk sayfasında Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri’nden yaptığı “Hayalet ertelenmiş bir ruhtur, kefaretin ödenmesi vaadi ya da hesabıdır” cümlesiyle şiirlerin şimdi yaşamıyor olanlara yöneleceğini baştan belirtir.

Ki Ahmet Oktay’ın ilk sayfaya aldığı başka bir alıntı ise H. İbsen’in Hortlaklar oyunundandır: “Gazete alıp okusam satır aralarından kayıp giden hortlaklar görüyorum. Hortlaklar dünyayı sarmış… her yerde… kum gibi kaynıyorlar.”

Yaşıyor olma ölenlerle ilgili anılara sahip çıkma anlamına gelirken, bunun bize yaşattıkları çoğu zaman sahip çıkmanın çok önünde ve ötesindedir. Biz onları daha çok birlikte yaşadığımız dönemler ve olaylar içinde en iyi ve istediğimiz halleriyle hatırlarız, öyle tutarız. Bu arada onları belli ölçülerde idealleştiririz.

Ancak her şeyin değiştiği dünyada hayaletlerin yaşadığı mekânlar da eskisi gibi değildir. Bizim değişim ve dönüşümümüze bağlı olarak onlar da değişmiş ve dönüşmüşlerdir, yaşlanmışlardır. Herhangi bir canlı kadar mekânların da şehirlerin de ihtiyarlayacağını ve öleceğini hatta öldürüleceğini çoktan yaşamış, öğrenmişizdir. Anıları, canlıları, mekânları, nesneleri birbirine karıştırmış, onları birbirlerinden ayıramaz olmuşuzdur.

Geçmiş-bugün-gelecek ekseninde şiirler

Özellikle yaşlılıkta yazılanlar geçmişten farklıdır. Daha çok zaman üzerine yoğunlaşır. Aslında Ahmet Oktay başlangıçtan bu yana geçmiş-bugün-gelecek ekseninde şiir yazar. Zamanla ilgisini her zaman sıcak ve diri tutar.

Zamanın üç halini sürekli sorgular ve tartışır. Marc Augé’nin sözünü ettiği “zamanı incelemek, her şeyden önce kendini araştırmanın bir aracıdır” (23). Oktay şiirini, kendini, yakın çevresini, dünyayı araştırmanın bir aracı haline getirir. Dünyayı dönüştürme arzusunu da her koşulda ifade etmekten çekinmez. Ahmet Oktay, devrimle ilişki kurar; “Benim şiirim başından beri ayaklanmaya çağrıdır” derken de aynı noktadadır (24).

Şair ilk gençliğinde hırsla ve hoyratça talan eder okuduğu her yazarı (25). Ama yaşlanınca yazdıkları talan edilsin istemez. İntihar eden şairleri ele alındığı Yol Üstündeki Semender onun beynelmilel oluşunu somutlaştıran kitaplarının başında gelir (26). “Doluyum tüm kıtaların anılarıyla/ne çok aşk içimde ne çok cinayet” (27).

Ahmet Oktay, yaşlandığında da artık kederlenmekten yana değildir: “Nedir anlamı yaşam-dünyanın/yitirildiğinde kederlenilecek?” (28). Çünkü:

kardeşler! Çoktan verdim / vereceğim filizi. Açacağım çiçeği / açtım ve soldum çoktan. / Gittim gideceğim / yerlere; döneceğim iklimlerden / döndüm. Yol alırken değiştirdi / görüntüleri, biçimleri; çelik / keskisi zamanın ve güzergâhın (29).

“Geliyor ve gidiyor insan”

Ölüm düşüncesi ise şiir yazanın ve şiirin en yakınındadır. Ama buradaki ölüm düşüncesi daha çok yaşamayı tembih ve telkin eden bir şeydir. Bu noktada tek yaşama biçimi haline gelmiş yazı ya da şiir bizim tek umudumuzdur. Kendimize sunduğumuz tek seçenektir. “Harflerden, sözcüklerden medet/umdum bunca yıl” (30) dizelerinin açıklamaya çalıştığı tam da budur.

Bu beklenti aslında belirsizliğin de asıl nedenidir. Çünkü geçmişle kurulan ilişkinin bugündeki olumlu-olumsuz sonuçlarını çoğu zaman kestiremeyiz, bilemeyiz. Ahmet Oktay da bilememiştir. “Var mıydı tutacağım bir yön/bulacağım düz bir yol?” İki sorunun yanıtı ise en sonunda verilmiştir: “Geliyor ve gidiyor insan” (31). Bu gelip gitme hatırlamaya ve duyumsamaya bağlı olarak bir anlam tartışmasının sürekli sürdürülmesine kesinlikle engel değildir:

Yitirdim anlamları çoktan; Duyumsuyorum ama çürüyen kökü / aşınan bazaltı / yırtılan/damarını elmasın. / Ölüm uzaklığı yakınlığa çevirdiğinde ise söylenecek pek bir şey kalmamıştır: / Çok şükür borçlu öleceğim herkese / Sürülecekse bu yüzden sürülecek / izim. Birkaç alacağım da / -bir fikir, bir dize, bir imge- / kalacak elbet birilerinde / ve belki onların peşine düşecek / başka birileri de (32).

Her hikâyede olduğu gibi yaşlılığın sonu da ölümle bağlanır, ölümle tamamlanır.

Ahmet Oktay’ı yıllarca okudum ama tanışmamıştım. Yaşlılığında onunla tanıştım ve görüştüm. Mersin’de bana son söylediğini hatırlıyorum. “Torunum bir şiir istiyor onu yazacağım” (33). O şiiri yazıp yazmadığını bilmiyorum. Son yıllarında dergilerde birkaç şiiri ancak yayımlandı. Evindeki dosyalarında neler kaldı ya da bir şeyler var mı o da bilinmiyor.

Varlık, Hayal ve bireylikler gibi dergilerin yaptığı dosyaları, gazetede ve dergilerde yayımlanan yazı ve haberleri saymazsak ölümünden sonra yalnızca anılarından oluşan Gizli Çekmece’nin ikinci baskısı yapıldı, onun dışında bir kitap bile yayımlanmadı. Onlarca yazı ve görüşme gazete ve dergi sayfalarında ve kendi dosyalarında kaldı.

Ahmet Oktay kuşkusuz yaşadığı dönemde bunları hiç dert etmedi. Saygıyla dışlanmaya itiraz bile etmedi, hatta böyle bir dünyada dışlanmanın fena bir şey olmayacağını kendisiyle yaptığım bir görüşmede özellikle belirtti. Ayrıca, gazete, dergi ve kitaplarla kalıcı olduğunu bildi şair.

Bu bilinç haliyle, sağlık sorunlarını, geçirdiği cerrahi operasyonları yani modern tıbbın zulmünü saymazsak Ahmet Oktay’ın tam dinginlikle bir yaşlılık geçirdiğini ve bunu da sağlam ve esaslı bir geçmiş ve bugün temelli zaman tartışmasına dönüştürdüğünü yazabiliriz.

Ahmet Oktay’ın şiirleri ekseninde yaptığımız yaşlılık tartışmasının sonuna yaklaştık. Onun ölünceye kadar unutmadığı, şiirine geçirdiği geçmişteki çocukluk hatıralarından dolayı, sözü Marc Augé’ye bırakalım: “Herkes genç ölür” (34).

Diyelim ama Ahmet Oktay’ın Ziya Osman Saba’dan alıntıladığı şu iki dizeyi de içerdiği dinsel ruhsallığa rağmen hatırımızda tutalım: “Rabbim! Öleceğiz çok şükür. Çok şükür öleceğiz”.

Yazmak “yaşın yerine zamanı koymak” mı?

Marc Augé “Yaş almak insanın hiçbir zaman bilemeyeceği bir ayrıcalıktır. Farkına varmamızın iyi olacağı bir şeydir” (35) der. Ama yaşlıların hızın belirlediği bir dünyada ilişki kurma ve onu geliştirme konusunda ne kadar zorlandığı ortada. Günümüz dünyasına ve kişilerarası ilişkilere baktığımızda yaşlılığın ayrıcalıklı bir durum olmadığını görüyoruz. Hem otoritenin hem de yeni kuşakların yaşlılıkla kurdukları ilişki olumsuz. Son iki yıldır yaşadığımız salgın bunu somut olarak gösterdi. Bundan dolayı yaşlılar giderek yalnızlaşıyor.

Ahmet Oktay, bundan uzun zaman önce bir reklam sloganının altını kalınca çizerek “Bir daha asla yalnız kalmayacaksınız” demişti.  Kalabalıklaşmaktan değil, daha fazla yalnız kalmaktan ve bunu gözetleyerek, gözetlenerek, kontrol edilerek ve denetlenerek yaşamaktan söz ediyordu. Yaşlılar yalnızlaştıkça geçmişe dönük ruhsal yolculuklara sığınarak avunmaya çalışıyorlar artık.

Ancak ruhsal yolculuklara sığınmanın ötesinde yaşlı, yalnızlığına rağmen, kendini yeniden ifade etme ve gerçekleştirme imkânı bulabilir aslında. Ama bunun yine de tam bir yalnızlıkla gerçekleştirilen/gerçekleşen bir eylem olduğunu unutmamak gerekir.

Peki, Marc Augé’nin belirttiği gibi yazmak “yaşın yerine zamanı koymak” mıdır? “Yazmak, ölmek gibidir biraz ama daha az yalnız ölmek”. Çünkü “eserler okuyucuya sunulur ve sadece okuyucuların varlığı yaşın önemini göreceli hale getirir (36). Yaşlının yazmayı bir yaşama biçimi olarak seçmesi onu mutlu kılar. Kaldı ki okumaya ve yazmaya ayırdığımız zamanın aynı zamanda kendimize ayırdığımız zaman olduğunu da biliyoruz.

Ama bu da yalnızlıkta olup biten ve ölümle nihayetlenen bir şeydir. Bu yalnızlık içinde yazmayı Augé’nin dediğinden hareketle biraz ölmek gibi bir şey olarak anlayabiliriz. Ama bu daha az yalnız ölmektir. Başka bir deyişle kendini bile isteye yalnız bırakmak, kendini kendisiyle konuşmaya mahkûm etmektir.

Yalnızlığın bizi kendimizle daha fazla konuşmaya ve yaşadığımız müddetçe geçmişe gitmeye yönlendirmesi ise kaçınılmaz gibidir. Bu, Augé’nin sözünü ettiği “hatıraları budayarak incelten, en iyisini seçen ve hiç olmamış bir geçmiş uyduran nostalji” değildir (37). Oktay’ın geçmişte bulduğu hatıralar acı da olsalar gerçekten yaşanmış olanlardır.

Sevgi’yi iki kez ziyaret edebildim / Mamak Askeri Cezaevi’nde / Bahardı ikincisinde, bahçedeydik; / Görüşmeciler ürkek ve kederli, / Ortalıkta yığınla inzibat. / “Göğsüm acıyor ara sıra” / Demişti. Şuramda bir çiçek / büyüyor sanki.” Hiç yazmadım / sürgündeyken Adana’ya (38).

Öneriler

Edebiyatta yaşlılık temsilleri konusunda daha fazla yazı okumak isterseniz:

Kaynakça

1. Oktay, A. (2001). Hayalete övgü. İstanbul: YKY, 33. Aynı ve değişken şiiri.

2. Augé, M. (2021). Yaşsız zaman: kendi etnolojini yapmak (Çev. Ö. Naldemirci). İstanbul: YKY, 62.

3. Cicero, M.P. (2001). Yaşlılık (Çev. A. Sarıgöllü). İstanbul: İkaros.

4. Augé, 2021, 69.

5. Augé, M. (2019). Unutma biçimleri (Çev. M. Sert). İstanbul: YKY, 47.

6. Augé, 2019, 49.

7. Oktay, A. (2007). Lirikler. İstanbul: Şiirden.

8. Augé, 2019, 23.

9. Oktay, 2007, 32. Bir Kederi Duyumsamak şiiri.

10. Oktay, 2007,34.

11. Oktay, 2001, 37. Aynı ve Değişken şiiri.

12. Oktay, 2001, 27. Madenci Lâmbası şiiri.

13. Oktay, 2001. 51. İnsanın Gurbetleri İçinde şiiri.

14. Şafak, H. (2002). Ahmet Oktay’la görüşme. KavramKarmaşa,  (25). “Benim şiirim bağlamında ‘sıla’ sözcüğü ‘göçebe’ sözcüğünden daha geçerli ve uygun düşer. Ben göçebelik olgularına değiniyor olsam bile, bunu sıla kadar önemsemediğimi düşünüyorum. Kaldı ki, ben sılayı sadece yurt özlemi olarak konumlandırmıyorum. Sıla benim için daha kökten bir çerçeve oluşturuyor. ‘Sıla’ yitirdiğimiz, elden çıkardığımız ya da elden çıkarmak zorunda bırakıldığımız şeyleri dile getiriyor: kültürel, siyasal, toplumsal idealler vb. sıla, bütün iyi ve güzel şeylerin sılasıdır”.

15. Şafak, 2002.

16. Oktay, 2007, 46. Yalçın Tura İçin On Kederli Şarkı.

17. Oktay, 2007, 15.

18. Oktay, 2007, 21. Urfa İçin Füg.

19. Oktay, 2007, 50. Yalçın Tura İçin On Kederli Şarkı.

20. Oktay, 2007, 31. Bir Kederi Duyumsamak şiiri.

21. Oktay, 2007, 27. Urfa İçin Füg.

22. Oktay, 2001, 24. Madenci Lâmbası şiiri.

23. Augé, 2021, 31.

24. Şafak, A.  (2002). Ahmet Oktay’la görüşme. KavramKarmaşa,  (25).

25.Oktay, 2001, 16. Sayfada Gördümdü Kendimi şiiri.

26.Oktay, A. (1987). Yol üstündeki semender. İstanbul: Yol.

27.Oktay, 2001, 32. Hayalete Övgü şiiri.

28. Oktay, 2001, 45-51. İnsanın Gurbetleri İçinde şiiri.

29. Oktay, 2001, 50. İnsanın Gurbetleri İçinde şiiri.

30. Oktay, 2001, 12. Sayfada Gördümdü Kendimi şiiri.

31. Oktay, 2001, 12. Sayfada Gördümdü Kendimi şiiri.

32. Oktay, 2001, 72. Borçlu Öleceğim Herkese şiiri.

33. Şafak, 2002.

34. Augé, 2021, 69.

35. Augé, 2021,68.

36. Augé, 36.

37. Augé, 2021, 35.

38. Oktay, 2001. 70. Borçlu Öleceğim Herkese şiiri.

 

Önceki yazı
Stajyer: Emekli Çınarın İşe Dönüşü ve Genç Kuşakla İlişkileri 
Sonraki yazı
Poetry: Güney Kore’de yoksul yaşlı kadın olmak

Son Yazılar

Menü