Yıldız Kardeşliği: The Straight Story

 

Seçil Büker’den Kardeşi Serpil’e 

The Straight Story (David Lynch, 1999) yıldızlı bir gökyüzüyle açılır. Ardından kamera toprağı bulur; bitimsiz tarlalar uzanır sonsuzluğa doğru. Sonra ağaçlar görünür, hava ve toprak belirir. Su ve ateş ise henüz yoktur. Küçük bir yerleşim biriminde yaşayan yaşlılar görünür. Gençler de vardır elbette kentte ama seyirci yalnızca yaşlıları görür.

Alvin Straight’i (Richard Farnsworth) arkadaşları barda beklemektedir. Sabırsızlanan yaşlılardan biri onu aramaya çıkar; “ateş” gelmek üzeredir. Komşusu Dorothy (Jane Galloway Heitz) yardım etmeye çalışır, ancak Alvin’in yaşlı arkadaşı parlamaya hazır bir “ateş top” dur. Ona yardım etmek isteyen Dorothy’ye ters yanıtlar verir ve Alvin’in evine doğru koşar adım gider.

Alvin evinde, yerde yatıyor. Kalkacak mecali yok. Ambulans çağırmak için telefona yönelen Dorothy’yi, kızını ve arkadaşını engeller.

İnatçılık, yaşlının “başlıca özelliği”dir. Başlıca özellik üzerine bir tartışma açmak isterim.

Başlıca özellik, Gurdjieff’in tanımıyla, “Her şeyin etrafında döndüğü bir eksen”dir (1). Alvin’in bütün davranışlarını ve tutumlarını artık İnatçı Ben yönlendirir.

Eğer bu başlıca özelliğine direnebilirse, “yaşlılar inatçıdır” kalıp yargısını Alvin kırabilecektir. O zaman varoluşunun anlamını bulabilecektir. Oysa tüm düşünceleri ve duyguları bu merkez eksenin çevresinde dönmektedir.
Dönsün bakalım, biraz daha.

Alvin, doktorun önerilerini inatla reddeder. İnadından vazgeçmediği için keyiflenir; o gece bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru doyasıya seyreder. Doktorun söylediklerinden hiçbirini yapmaya niyetli değildir, kararlıdır. Kızı Rose (Sissy Spacek) bulaşık yıkar, tıpkı diğer kadınlar gibi. O sırada telefon çalar. Şimşekler çakarken, telefondaki ses kardeşi Lyle’ın (Harry Dean Stanton) felç geçirdiğini haber verir.

Şimşek (ateş) ile şiddetli yağmur (su), hava ve toprağı tamamlar. Böylece Alvin, uzun yıllardır küs olduğu kardeşini görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Duygusal merkezi harekete geçmiştir; kardeş özlemi yüreğini yakmaktadır.

Ah be Alvin!

Alvin, sonunda yola çıkmaya karar verir. Rose’un tüm çabalarına karşın kararından dönmez. Kamera Alvin’in gökyüzüne bakan yüzüne odaklanır. O gece gökyüzü yıldızlarını cömertçe serpiştirir; sanki Alvin’in kararını kutlar. Bu sahne, kardeşlik temasının filmin duygusal eksenini belirlediği anlardan biridir. Kardeş söz konusu olduğunda dargınlıklar silinir, kırgınlıklar erir. Yönetmen, doğanın bile bu barışma arzusuna eşlik ettiğini hissettirir.

Alvin’in ehliyeti yoktur; gözleri artık iyi görmez. Buna rağmen yolculuğa çıkma isteği sarsılmazdır. En uygun aracın kendi çim biçme makinesi olduğuna karar verir. Bu makine öylesine eski ve kırılgandır ki, arkasına römork takıldığında daha yakındaki bir yerleşim yerine varmadan bozulur.

Alvin eve dönmek zorunda kalır. Kaygılı bir arkadaşının ağzından dökülen “Ah be Alvin!” sözü hem seyircinin iç sesi olur hem de Alvin’in inatçılığını vurgular. Alvin ise çoktan yeni bir makine alıp tekrar yola çıkmaya karar vermiştir.

Yolculuk yeniden başlar. Hava bulutludur; bu kez yıldızlar görünmez. Yönetmen, yıldızlı gökyüzünü yalnızca iki kez gösterir. Bu sınırlama, görsel bir seçim olmanın ötesinde simgesel bir anlatımdır.

İkinci gece yoluna evden kaçan hamile bir kız eşlik eder. Aralarındaki sahne filmin en içten diyaloglarından biridir. Ateşin çevresinde otururlar. Kız yıldızları seyrederek uyumak istediğini söyler; ancak seyirci ne yıldızları görür ne de kızın bakışını. Yönetmen burada görseli bilinçli biçimde geri çeker; çünkü önemli olan yıldızların kendisi değil onların hatırlattığı bağdır. Alvin, o gece, daha önce çocuklarına anlattığı “aile” anlayışını bu genç kıza aktarır. Ertesi sabah, kızın bıraktığı simgesel bir iz aracılığıyla ailesine döndüğünü öğreniriz.

Bu bölüm, filmin merkezindeki temayı bir kez daha açığa çıkarır: Yolculuk yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşüm sürecidir.

Alvin yola çıkar. Hava bulutlu olduğu için yıldızları göremeyiz. Yönetmen yıldızlı geceleri iki kez gösterdi; artık unuttu mu?

Gündüzler… Geceler…

Günlerden bir gün, Alvin bir bisiklet kafilesiyle karşılaşır.
Çim makinesini kenara çeker, durur ve onların gücünü, neşesini hayranlıkla izler.

Gençler kampa vardıktan saatler sonra gece karanlığında Alvin de kampa ulaşır. Gençlerle oturur ve “İnsan gençken, yaşlılığı düşünmüyor,” der.

Gençlerden biri sorar, haklı bir merakla:
“Yaşlılığın hiç mi iyi yanı yok?”
Alvin gülümser, gözlerinde hafif bir hüzünle:
“Kör ve topal olmanın neresi iyi?” der.
Ama sonra ekler, yumuşak bir öğüt gibi: “Küçük şeylere üzülmemeyi öğrenmek… işte o çok iyi.”

Bir başka genç asıl soruyu sorar:
“Yaşlanmanın en kötü yanı ne?”
Alvin’in sesi keskinleşir:
“Gençliği hatırlamak!”

Bir yaşlı olarak bunu doğrulamak isterim. Tıpkı Alvin gibi, bisikletli gençleri gördüğünde gençlik çok uzaklarda kalmış gibi gelir yaşlıya. Buna “teleskop bakışı” denir. Yaşlılar geçmişe teleskopla bakar. Kimi kez merceği ters çevirirler. Zaman uzar, gençlik çok eskilerde, erişilmez görünür.

Yaşlılık, gençliğin hikâyeye dönüşmesidir; anlatılabilir bir hikâyeye… O günler çok uzaklarda kalmıştır artık. Yüreğiniz cızzz eder, geçmişe özlemle bakarsınız. Sağlıklı, güçlü olduğunuz günler artık başka bir evrendedir.

Teleskop düzgün tutulduğunda ise mekân ve zaman yakınmış gibi görünür. Geçmişi yeniden inşa ederken yaşlı her ayrıntıyı yeniden yaşar, dönemin çabuk geçip gitmesine hayıflanır. Alvin’in alkolik olmasının nedeni de budur: Geçmişi yaklaştırmak, onu elden kaçırmamak.

Düz ovalar biter. Alvin yokuş tırmanır, yokuş aşağı inmeye başlar.
Bir yaşlı için tehlikeli olduğunu düşünmez. Şükürler olsun ki çim makinesinin frenleri tutar, durur. Yanmakta olan bir kulübe görür. Meğer yangın tatbikatı varmış.

Yöre halkı Alvin’e yardım için seferber olur. Şanzımanı arızalanan, vantilatör kayışı kopan çim makinesini tamir etmek için ikiz kardeş ustalar çağrılır. Ustalar Alvin’in  kardeşinin izdüşümü gibidir.

Dost canlısı insanlar, Alvin’e bahçelerinde bir yer verirler.
Kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’na katılmış yaşlı bir adam onu bara davet eder.
Alkolik olduğu için içmez; içmeye yeniden başlamaktan korkar.
Sohbet eder, dinler, geçmişin izlerini tartar.
Fransa’da savaş sırasında alkolik olmuş; bir rahip ona demiş ki, gördüğün her şeyi burada da yaşadığın için içiyorsun. Demek ki rahip sezgisel olarak biliyormuş: Yaşlılar, geçmişe mercekle bakar. Öyle bir anısı vardır ki, o anıya mercekle baktığında alkolik olmaması olanaksızdır.

Barda, Polonya kökenli keşif askeri Kotz’u, düşman sanarak nasıl vurduğunu anlatır yaşlı yabancıya. Anı yüksek sesle bir hikâyeye dönüşür.
Yeni tanıştığı, belki de bir daha görmeyeceği yaşlı savaşçı Alvin’in acısını öğrenir. Teleskopu ters çevirmeyi başardığı için o gece yıldızlar ona göz kırpar.

Alvin artık alkolik olmadan içebilir. Ama peki, ne zaman korkmadan içebilecek?

Nehrin Öte Yanı

Ertesi gün, Mississippi Nehri üzerindeki uzun ve görkemli köprüyü çim makinesiyle geçer. Artık öte yakaya ulaşmıştır; kardeşine yaklaşmıştır, yıldızlara, ölüme…

Bir sonraki gece, ateşi kilisenin avlusundaki mezarlıkta yakar.
Rahip yanına gelir. Alvin, kardeşiyle yaşadığı çocukluk günlerini anlatır;
oyunları, yıldızlara bakıp oralarda bizim gibi canlılar olup olmadığını düşündükleri anları… Habil ile Kabil’in öfkesi onları bir an için ayırmış ama Alvin, yine de yıldızları onunla seyretmek ister.

Sonunda, kardeşinin yaşadığı Mount Zion’a ulaşır. Bu kez tek başına bara girer; Miller Lite içer. Kardeşinin evini sorar, yel değirmenini geçer, kırsaldaki evine varır.

Birlikte yıldızları seyrederler. Kamera mercekle yıldızlara kayar; seyirci, dördüncü kez yıldızları görür. Bu kaydırma sayesinde doyasıya, sessizce onları seyreder. Film boyunca çeşitli biçimlerde seyircinin karşısına çıkan ateş motifi son bulur, film de biter.

1.Maurice Nicoll. (2023) Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar. Çev. T. Göbekçin. Ruh ve Madde Yayınları, 1370.

2. Percy G. Gray (1955) The Memory Factor in Social Surveys. Journal

of the American Statistical Association, 50(270), 344-363.

3. Douwe (2024). Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer. Çev. G. Koca. Metis, s. 234-235.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yıldız Kardeşliği: The Straight Man

 

Seçil Büker

Film yıldızlı bir gökyüzüyle açılır. Ardından kamera toprağı bulur; bitimsiz tarlalar uzanır sonsuzluğa doğru. Sonra ağaçlar görünür, hava ve toprak belirir. Su ve ateş ise henüz yoktur. Küçük bir yerleşim biriminde yaşayan yaşlılar görünür. Gençler de vardır elbette kentte ama seyirci yalnızca yaşlıları görür.

Alvin Straight’i (Richard Farnsworth) arkadaşları barda beklemektedir. Sabırsızlanan yaşlılardan biri onu aramaya çıkar; “ateş” gelmek üzeredir. Komşusu Dorothy (Jane Galloway Heitz) yardım etmeye çalışır, ancak Alvin’in yaşlı arkadaşı parlamaya hazır bir “ateş topu”dur. Ona yardım etmek isteyen Dorothy’ye ters yanıtlar verir ve Alvin’in evine doğru koşar adım gider.

Alvin evinde, yerlerde yatıyor. Kalkacak mecali yok. Ambulans çağırmak için telefona yönelen Dorothy’yi, kızını ve arkadaşını engeller.

İnatçılık, yaşlının “başlıca özelliği”dir. Başlıca özellik üzerine bir tartışma açmak isterim.

Başlıca özellik, Gurdjieff’in tanımıyla, “her şeyin etrafında döndüğü bir eksen”dir (1). Alvin’in bütün davranışlarını ve tutumlarını artık İnatçı Ben yönlendirir.

Eğer bu başlıca özelliğine direnebilirse, “yaşlılar inatçıdır” kalıp yargısını Alvin kırabilecektir. O zaman varoluşunun anlamını bulabilecektir. Oysa tüm düşünceleri ve duyguları bu merkez eksenin çevresinde dönmektedir.
Dönsün bakalım, biraz daha.

Alvin, doktorun önerilerini inatla reddeder. İnadından vazgeçmediği için keyiflenir; o gece bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru doyasıya seyreder. Doktorun söylediklerinden hiçbirini yapmaya niyetli değildir, kararlıdır. Kızı Rose (Sissy Spacek) bulaşık yıkar, tıpkı diğer kadınlar gibi. O sırada telefon çalar. Şimşekler çakarken, telefondaki ses kardeşi Lyle’ın (Harry Dean Stanton) felç geçirdiğini haber verir.

Şimşek (ateş) ile şiddetli yağmur (su), hava ve toprağı tamamlar. Böylece Alvin, uzun yıllardır küs olduğu kardeşini görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Duygusal merkezi harekete geçmiştir; kardeş özlemi yüreğini yakmaktadır.

Ah be Alvin!

Alvin, sonunda yola çıkmaya karar verir. Rose’un tüm çabalarına karşın kararından dönmez. Kamera Alvin’in gökyüzüne bakan yüzüne odaklanır. O gece gökyüzü yıldızlarını cömertçe serpiştirir; sanki Alvin’in kararını kutlar. Bu sahne, kardeşlik temasının filmin duygusal eksenini belirlediği anlardan biridir. Kardeş söz konusu olduğunda dargınlıklar silinir, kırgınlıklar erir. Yönetmen, doğanın bile bu barışma arzusuna eşlik ettiğini hissettirir.

Alvin’in ehliyeti yoktur; gözleri artık iyi görmez. Buna rağmen yolculuğa çıkma isteği sarsılmazdır. En uygun aracın kendi çim biçme makinesi olduğuna karar verir. Bu makine öylesine eski ve kırılgandır ki, arkasına römork takıldığında daha yakındaki bir yerleşim yerine varmadan bozulur.

Alvin eve dönmek zorunda kalır. Kaygılı bir arkadaşının ağzından dökülen “Ah be Alvin!” sözü hem seyircinin iç sesi olur hem de Alvin’in inatçılığını vurgular. Alvin’in ise çoktan yeni bir makine alıp yeniden yola çıkmaya karar vermiştir.

Yolculuk yeniden başlar. Hava bulutludur; bu kez yıldızlar görünmez. Yönetmen, yıldızlı gökyüzünü yalnızca iki kez gösterir. Bu sınırlama, görsel bir seçim olmanın ötesinde simgesel bir anlatımdır.

İkinci gece yoluna evden kaçan hamile bir kız eşlik eder. Aralarındaki sahne filmin en içten diyaloglarından biridir. Ateşin çevresinde otururlar. Kız yıldızları seyrederek uyumak istediğini söyler; ancak seyirci ne yıldızları görür ne de kızın bakışını. Yönetmen burada görseli bilinçli biçimde geri çeker; çünkü önemli olan yıldızların kendisi değil onların hatırlattığı bağdır. Alvin, o gece, daha önce çocuklarına anlattığı “aile” anlayışını bu genç kıza aktarır. Ertesi sabah, kızın bıraktığı simgesel bir iz aracılığıyla ailesine döndüğünü öğreniriz.

Bu bölüm, filmin merkezindeki temayı bir kez daha açığa çıkarır: Yolculuk yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşüm sürecidir.

Alvin yola çıkar. Hava bulutlu olduğu için yıldızları göremeyiz. Yönetmen yıldızlı geceleri iki kez gösterdi; artık unuttu mu?

Gündüzler… Geceler…

Günlerden bir gün, Alvin bir bisiklet kafilesiyle karşılaşır.
Çim makinesini kenara çeker, durur ve onların gücünü, neşesini hayranlıkla izler.

Gençler kampa vardıktan saatler sonra gece karanlığında Alvin de kampa ulaşır. Gençlerle oturur ve “İnsan gençken, yaşlılığı düşünmüyor,” der.

Gençlerden biri sorar, haklı bir merakla:
“Yaşlılığın hiç mi iyi yanı yok?”
Alvin gülümser, gözlerinde hafif bir hüzünle:
“Kör ve topal olmanın neresi iyi?” der.
Ama sonra ekler, yumuşak bir öğüt gibi: “Küçük şeylere üzülmemeyi öğrenmek… işte o çok iyi.”

Bir başka genç asıl soruyu sorar:
“Yaşlanmanın en kötü yanı ne?”
Alvin’in sesi keskinleşir:
“Gençliği hatırlamak!”

Bir yaşlı olarak bunu doğrulamak isterim. Tıpkı Alvin gibi, bisikletli gençleri gördüğünde gençlik çok uzaklarda kalmış gibi gelir yaşlıya. Buna “teleskop bakışı” denir. Yaşlılar geçmişe teleskopla bakar. Kimi kez merceği ters çevirirler. Zaman uzar, gençlik çok eskilerde, erişilmez görünür.

Yaşlılık, gençliğin hikâyeye dönüşmesidir; Anlatılabilir bir hikâyeye… O günler çok uzaklarda kalmıştır artık. Yüreğiniz cızzz eder, geçmişe özlemle bakarsınız. Sağlıklı, güçlü olduğunuz günler artık başka bir evrendedir.

Teleskop düzgün tutulduğunda ise mekân ve zaman yakınmış gibi görünür. Geçmişi yeniden inşa ederken yaşlı her ayrıntıyı yeniden yaşar, dönemin çabuk geçip gitmesine hayıflanır. Alvin’in alkolik olmasının nedeni de budur: Geçmişi yaklaştırmak, onu elden kaçırmamak.

Düz ovalar biter. Alvin yokuş tırmanır, yokuş aşağı inmeye başlar.
Bir yaşlı için tehlikeli olduğunu düşünmez. Şükürler olsun ki çim makinesinin frenleri tutar, durur. Yanmakta olan bir kulübe görür. Meğer yangın tatbikatı varmış.

Yöre halkı Alvin’e yardım için seferber olur. Şanzımanı arızalanan, vantilatör kayışı kopan çim makinesini tamir etmek için ikiz kardeş ustalar çağrılır. Ustalar Alvin’in yol aldığı manzarada kardeşinin izdüşümü gibidir.

Dost canlısı insanlar, Alvin’e bahçelerinde bir yer verirler.
Kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’na katılmış yaşlı bir adam onu bara davet eder.
Alkolik olduğu için içmez; içmeye yeniden başlamaktan korkar.
Sohbet eder, dinler, geçmişin izlerini tartar.
Fransa’da savaş sırasında alkolik olmuş; bir rahip ona demiş ki, gördüğün her şeyi burada da yaşadığın için içiyorsun. Demek ki rahip sezgisel olarak biliyormuş: Yaşlılar, geçmişe mercekle bakar. Öyle bir anısı vardır ki, o anıya mercekle baktığında alkolik olmaması olanaksızdır.

Barda, Polonya kökenli keşif askeri Kotz’u, düşman sanarak nasıl vurduğunu anlatır yaşlı yabancıya. Anı yüksek sesle bir hikâyeye dönüşür.
Yeni tanıştığı, belki de bir daha görmeyeceği yaşlı savaşçı Alvin’in acısını öğrenir. Teleskopu ters çevirmeyi başardığı için o gece yıldızlar ona göz kırpar.

Alvin artık alkolik olmadan içebilir. Ama peki, ne zaman korkmadan içebilecek?

Nehrin Öte Yanı

Ertesi gün, Mississippi Nehri üzerindeki uzun ve görkemli köprüyü çim makinesiyle geçer. Artık öte yakaya ulaşmıştır;
kardeşine yaklaşmıştır, yıldızlara, ölüme…

Bir sonraki gece, ateşi kilisenin avlusundaki mezarlıkta yakar.
Rahip yanına gelir. Alvin, kardeşiyle yaşadığı çocukluk günlerini anlatır;
oyunları, yıldızlara bakıp oralarda bizim gibi canlılar olup olmadığını düşündükleri anları… Habil ile Kabil’in öfkesi onları bir an için ayırmış,
ama Alvin, yine de yıldızları onunla seyretmek ister.

Sonunda, kardeşinin yaşadığı Mount Zion’a ulaşır. Bu kez tek başına bara girer; Miller Lite içer. Kardeşinin evini sorar, yel değirmenini geçer, kırsaldaki evine varır.

Birlikte yıldızları seyrederler. Kamera mercekle yıldızlara kayar; seyirci, dördüncü kez yıldızları görür. Bu kaydırma sayesinde doyasıya, sessizce onları seyreder. Film boyunca çeşitli biçimlerde seyircinin karşısına çıkan ateş motifi son bulur, film de biter.

1.Maurice Nicoll. (2023) Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar. Çev. T. Göbekçin. Ruh ve Madde Yayınları, 1370.

  1. Percy G. Gray (1955) The Memory Factor in Social Surveys. Journal

of the American Statistical Association, 50(270), 344-363.

 

  1. 3. Douwe (2024). Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer. Çev. G. Koca. Metis, s. 234-235.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Seçil Büker

Film yıldızlı bir gökyüzüyle açılır. Ardından kamera toprağı bulur; bitimsiz tarlalar uzanır sonsuzluğa doğru. Sonra ağaçlar görünür, hava ve toprak belirir. Su ve ateş ise henüz yoktur. Küçük bir yerleşim biriminde yaşayan yaşlılar görünür. Gençler de vardır elbette kentte ama seyirci yalnızca yaşlıları görür.

Alvin Straight’i (Richard Farnsworth) arkadaşları barda beklemektedir. Sabırsızlanan yaşlılardan biri onu aramaya çıkar; “ateş” gelmek üzeredir. Komşusu Dorothy (Jane Galloway Heitz) yardım etmeye çalışır, ancak Alvin’in yaşlı arkadaşı parlamaya hazır bir “ateş topu”dur. Ona yardım etmek isteyen Dorothy’ye ters yanıtlar verir ve Alvin’in evine doğru koşar adım gider.

Alvin evinde, yerlerde yatıyor. Kalkacak mecali yok. Ambulans çağırmak için telefona yönelen Dorothy’yi, kızını ve arkadaşını engeller.

İnatçılık, yaşlının “başlıca özelliği”dir. Başlıca özellik üzerine bir tartışma açmak isterim.

Başlıca özellik, Gurdjieff’in tanımıyla, “her şeyin etrafında döndüğü bir eksen”dir (1). Alvin’in bütün davranışlarını ve tutumlarını artık İnatçı Ben yönlendirir.

Eğer bu başlıca özelliğine direnebilirse, “yaşlılar inatçıdır” kalıp yargısını Alvin kırabilecektir. O zaman varoluşunun anlamını bulabilecektir. Oysa tüm düşünceleri ve duyguları bu merkez eksenin çevresinde dönmektedir.
Dönsün bakalım, biraz daha.

Alvin, doktorun önerilerini inatla reddeder. İnadından vazgeçmediği için keyiflenir; o gece bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru doyasıya seyreder. Doktorun söylediklerinden hiçbirini yapmaya niyetli değildir, kararlıdır. Kızı Rose (Sissy Spacek) bulaşık yıkar, tıpkı diğer kadınlar gibi. O sırada telefon çalar. Şimşekler çakarken, telefondaki ses kardeşi Lyle’ın (Harry Dean Stanton) felç geçirdiğini haber verir.

Şimşek (ateş) ile şiddetli yağmur (su), hava ve toprağı tamamlar. Böylece Alvin, uzun yıllardır küs olduğu kardeşini görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Duygusal merkezi harekete geçmiştir; kardeş özlemi yüreğini yakmaktadır.

Ah be Alvin!

Alvin, sonunda yola çıkmaya karar verir. Rose’un tüm çabalarına karşın kararından dönmez. Kamera Alvin’in gökyüzüne bakan yüzüne odaklanır. O gece gökyüzü yıldızlarını cömertçe serpiştirir; sanki Alvin’in kararını kutlar. Bu sahne, kardeşlik temasının filmin duygusal eksenini belirlediği anlardan biridir. Kardeş söz konusu olduğunda dargınlıklar silinir, kırgınlıklar erir. Yönetmen, doğanın bile bu barışma arzusuna eşlik ettiğini hissettirir.

Alvin’in ehliyeti yoktur; gözleri artık iyi görmez. Buna rağmen yolculuğa çıkma isteği sarsılmazdır. En uygun aracın kendi çim biçme makinesi olduğuna karar verir. Bu makine öylesine eski ve kırılgandır ki, arkasına römork takıldığında daha yakındaki bir yerleşim yerine varmadan bozulur.

Alvin eve dönmek zorunda kalır. Kaygılı bir arkadaşının ağzından dökülen “Ah be Alvin!” sözü hem seyircinin iç sesi olur hem de Alvin’in inatçılığını vurgular. Alvin’in ise çoktan yeni bir makine alıp yeniden yola çıkmaya karar vermiştir.

Yolculuk yeniden başlar. Hava bulutludur; bu kez yıldızlar görünmez. Yönetmen, yıldızlı gökyüzünü yalnızca iki kez gösterir. Bu sınırlama, görsel bir seçim olmanın ötesinde simgesel bir anlatımdır.

İkinci gece yoluna evden kaçan hamile bir kız eşlik eder. Aralarındaki sahne filmin en içten diyaloglarından biridir. Ateşin çevresinde otururlar. Kız yıldızları seyrederek uyumak istediğini söyler; ancak seyirci ne yıldızları görür ne de kızın bakışını. Yönetmen burada görseli bilinçli biçimde geri çeker; çünkü önemli olan yıldızların kendisi değil onların hatırlattığı bağdır. Alvin, o gece, daha önce çocuklarına anlattığı “aile” anlayışını bu genç kıza aktarır. Ertesi sabah, kızın bıraktığı simgesel bir iz aracılığıyla ailesine döndüğünü öğreniriz.

Bu bölüm, filmin merkezindeki temayı bir kez daha açığa çıkarır: Yolculuk yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşüm sürecidir.

Alvin yola çıkar. Hava bulutlu olduğu için yıldızları göremeyiz. Yönetmen yıldızlı geceleri iki kez gösterdi; artık unuttu mu?

Gündüzler… Geceler…

Günlerden bir gün, Alvin bir bisiklet kafilesiyle karşılaşır.
Çim makinesini kenara çeker, durur ve onların gücünü, neşesini hayranlıkla izler.

Gençler kampa vardıktan saatler sonra gece karanlığında Alvin de kampa ulaşır. Gençlerle oturur ve “İnsan gençken, yaşlılığı düşünmüyor,” der.

Gençlerden biri sorar, haklı bir merakla:
“Yaşlılığın hiç mi iyi yanı yok?”
Alvin gülümser, gözlerinde hafif bir hüzünle:
“Kör ve topal olmanın neresi iyi?” der.
Ama sonra ekler, yumuşak bir öğüt gibi: “Küçük şeylere üzülmemeyi öğrenmek… işte o çok iyi.”

Bir başka genç asıl soruyu sorar:
“Yaşlanmanın en kötü yanı ne?”
Alvin’in sesi keskinleşir:
“Gençliği hatırlamak!”

Bir yaşlı olarak bunu doğrulamak isterim. Tıpkı Alvin gibi, bisikletli gençleri gördüğünde gençlik çok uzaklarda kalmış gibi gelir yaşlıya. Buna “teleskop bakışı” denir. Yaşlılar geçmişe teleskopla bakar. Kimi kez merceği ters çevirirler. Zaman uzar, gençlik çok eskilerde, erişilmez görünür.

Yaşlılık, gençliğin hikâyeye dönüşmesidir; Anlatılabilir bir hikâyeye… O günler çok uzaklarda kalmıştır artık. Yüreğiniz cızzz eder, geçmişe özlemle bakarsınız. Sağlıklı, güçlü olduğunuz günler artık başka bir evrendedir.

Teleskop düzgün tutulduğunda ise mekân ve zaman yakınmış gibi görünür. Geçmişi yeniden inşa ederken yaşlı her ayrıntıyı yeniden yaşar, dönemin çabuk geçip gitmesine hayıflanır. Alvin’in alkolik olmasının nedeni de budur: Geçmişi yaklaştırmak, onu elden kaçırmamak.

Düz ovalar biter. Alvin yokuş tırmanır, yokuş aşağı inmeye başlar.
Bir yaşlı için tehlikeli olduğunu düşünmez. Şükürler olsun ki çim makinesinin frenleri tutar, durur. Yanmakta olan bir kulübe görür. Meğer yangın tatbikatı varmış.

Yöre halkı Alvin’e yardım için seferber olur. Şanzımanı arızalanan, vantilatör kayışı kopan çim makinesini tamir etmek için ikiz kardeş ustalar çağrılır. Ustalar Alvin’in yol aldığı manzarada kardeşinin izdüşümü gibidir.

Dost canlısı insanlar, Alvin’e bahçelerinde bir yer verirler.
Kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’na katılmış yaşlı bir adam onu bara davet eder.
Alkolik olduğu için içmez; içmeye yeniden başlamaktan korkar.
Sohbet eder, dinler, geçmişin izlerini tartar.
Fransa’da savaş sırasında alkolik olmuş; bir rahip ona demiş ki, gördüğün her şeyi burada da yaşadığın için içiyorsun. Demek ki rahip sezgisel olarak biliyormuş: Yaşlılar, geçmişe mercekle bakar. Öyle bir anısı vardır ki, o anıya mercekle baktığında alkolik olmaması olanaksızdır.

Barda, Polonya kökenli keşif askeri Kotz’u, düşman sanarak nasıl vurduğunu anlatır yaşlı yabancıya. Anı yüksek sesle bir hikâyeye dönüşür.
Yeni tanıştığı, belki de bir daha görmeyeceği yaşlı savaşçı Alvin’in acısını öğrenir. Teleskopu ters çevirmeyi başardığı için o gece yıldızlar ona göz kırpar.

Alvin artık alkolik olmadan içebilir. Ama peki, ne zaman korkmadan içebilecek?

Nehrin Öte Yanı

Ertesi gün, Mississippi Nehri üzerindeki uzun ve görkemli köprüyü çim makinesiyle geçer. Artık öte yakaya ulaşmıştır;
kardeşine yaklaşmıştır, yıldızlara, ölüme…

Bir sonraki gece, ateşi kilisenin avlusundaki mezarlıkta yakar.
Rahip yanına gelir. Alvin, kardeşiyle yaşadığı çocukluk günlerini anlatır;
oyunları, yıldızlara bakıp oralarda bizim gibi canlılar olup olmadığını düşündükleri anları… Habil ile Kabil’in öfkesi onları bir an için ayırmış,
ama Alvin, yine de yıldızları onunla seyretmek ister.

Sonunda, kardeşinin yaşadığı Mount Zion’a ulaşır. Bu kez tek başına bara girer; Miller Lite içer. Kardeşinin evini sorar, yel değirmenini geçer, kırsaldaki evine varır.

Birlikte yıldızları seyrederler. Kamera mercekle yıldızlara kayar; seyirci, dördüncü kez yıldızları görür. Bu kaydırma sayesinde doyasıya, sessizce onları seyreder. Film boyunca çeşitli biçimlerde seyircinin karşısına çıkan ateş motifi son bulur, film de biter.

1.Maurice Nicoll. (2023) Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar. Çev. T. Göbekçin. Ruh ve Madde Yayınları, 1370.

  1. Percy G. Gray (1955) The Memory Factor in Social Surveys. Journal

of the American Statistical Association, 50(270), 344-363.

 

  1. 3. Douwe (2024). Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer. Çev. G. Koca. Metis, s. 234-235.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Seçil Büker

Film yıldızlı bir gökyüzüyle açılır. Ardından kamera toprağı bulur; bitimsiz tarlalar uzanır sonsuzluğa doğru. Sonra ağaçlar görünür, hava ve toprak belirir. Su ve ateş ise henüz yoktur. Küçük bir yerleşim biriminde yaşayan yaşlılar görünür. Gençler de vardır elbette kentte ama seyirci yalnızca yaşlıları görür.

Alvin Straight’i (Richard Farnsworth) arkadaşları barda beklemektedir. Sabırsızlanan yaşlılardan biri onu aramaya çıkar; “ateş” gelmek üzeredir. Komşusu Dorothy (Jane Galloway Heitz) yardım etmeye çalışır, ancak Alvin’in yaşlı arkadaşı parlamaya hazır bir “ateş topu”dur. Ona yardım etmek isteyen Dorothy’ye ters yanıtlar verir ve Alvin’in evine doğru koşar adım gider.

Alvin evinde, yerlerde yatıyor. Kalkacak mecali yok. Ambulans çağırmak için telefona yönelen Dorothy’yi, kızını ve arkadaşını engeller.

İnatçılık, yaşlının “başlıca özelliği”dir. Başlıca özellik üzerine bir tartışma açmak isterim.

Başlıca özellik, Gurdjieff’in tanımıyla, “her şeyin etrafında döndüğü bir eksen”dir (1). Alvin’in bütün davranışlarını ve tutumlarını artık İnatçı Ben yönlendirir.

Eğer bu başlıca özelliğine direnebilirse, “yaşlılar inatçıdır” kalıp yargısını Alvin kırabilecektir. O zaman varoluşunun anlamını bulabilecektir. Oysa tüm düşünceleri ve duyguları bu merkez eksenin çevresinde dönmektedir.
Dönsün bakalım, biraz daha.

Alvin, doktorun önerilerini inatla reddeder. İnadından vazgeçmediği için keyiflenir; o gece bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru doyasıya seyreder. Doktorun söylediklerinden hiçbirini yapmaya niyetli değildir, kararlıdır. Kızı Rose (Sissy Spacek) bulaşık yıkar, tıpkı diğer kadınlar gibi. O sırada telefon çalar. Şimşekler çakarken, telefondaki ses kardeşi Lyle’ın (Harry Dean Stanton) felç geçirdiğini haber verir.

Şimşek (ateş) ile şiddetli yağmur (su), hava ve toprağı tamamlar. Böylece Alvin, uzun yıllardır küs olduğu kardeşini görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Duygusal merkezi harekete geçmiştir; kardeş özlemi yüreğini yakmaktadır.

Ah be Alvin!

Alvin, sonunda yola çıkmaya karar verir. Rose’un tüm çabalarına karşın kararından dönmez. Kamera Alvin’in gökyüzüne bakan yüzüne odaklanır. O gece gökyüzü yıldızlarını cömertçe serpiştirir; sanki Alvin’in kararını kutlar. Bu sahne, kardeşlik temasının filmin duygusal eksenini belirlediği anlardan biridir. Kardeş söz konusu olduğunda dargınlıklar silinir, kırgınlıklar erir. Yönetmen, doğanın bile bu barışma arzusuna eşlik ettiğini hissettirir.

Alvin’in ehliyeti yoktur; gözleri artık iyi görmez. Buna rağmen yolculuğa çıkma isteği sarsılmazdır. En uygun aracın kendi çim biçme makinesi olduğuna karar verir. Bu makine öylesine eski ve kırılgandır ki, arkasına römork takıldığında daha yakındaki bir yerleşim yerine varmadan bozulur.

Alvin eve dönmek zorunda kalır. Kaygılı bir arkadaşının ağzından dökülen “Ah be Alvin!” sözü hem seyircinin iç sesi olur hem de Alvin’in inatçılığını vurgular. Alvin’in ise çoktan yeni bir makine alıp yeniden yola çıkmaya karar vermiştir.

Yolculuk yeniden başlar. Hava bulutludur; bu kez yıldızlar görünmez. Yönetmen, yıldızlı gökyüzünü yalnızca iki kez gösterir. Bu sınırlama, görsel bir seçim olmanın ötesinde simgesel bir anlatımdır.

İkinci gece yoluna evden kaçan hamile bir kız eşlik eder. Aralarındaki sahne filmin en içten diyaloglarından biridir. Ateşin çevresinde otururlar. Kız yıldızları seyrederek uyumak istediğini söyler; ancak seyirci ne yıldızları görür ne de kızın bakışını. Yönetmen burada görseli bilinçli biçimde geri çeker; çünkü önemli olan yıldızların kendisi değil onların hatırlattığı bağdır. Alvin, o gece, daha önce çocuklarına anlattığı “aile” anlayışını bu genç kıza aktarır. Ertesi sabah, kızın bıraktığı simgesel bir iz aracılığıyla ailesine döndüğünü öğreniriz.

Bu bölüm, filmin merkezindeki temayı bir kez daha açığa çıkarır: Yolculuk yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşüm sürecidir.

Alvin yola çıkar. Hava bulutlu olduğu için yıldızları göremeyiz. Yönetmen yıldızlı geceleri iki kez gösterdi; artık unuttu mu?

Gündüzler… Geceler…

Günlerden bir gün, Alvin bir bisiklet kafilesiyle karşılaşır.
Çim makinesini kenara çeker, durur ve onların gücünü, neşesini hayranlıkla izler.

Gençler kampa vardıktan saatler sonra gece karanlığında Alvin de kampa ulaşır. Gençlerle oturur ve “İnsan gençken, yaşlılığı düşünmüyor,” der.

Gençlerden biri sorar, haklı bir merakla:
“Yaşlılığın hiç mi iyi yanı yok?”
Alvin gülümser, gözlerinde hafif bir hüzünle:
“Kör ve topal olmanın neresi iyi?” der.
Ama sonra ekler, yumuşak bir öğüt gibi: “Küçük şeylere üzülmemeyi öğrenmek… işte o çok iyi.”

Bir başka genç asıl soruyu sorar:
“Yaşlanmanın en kötü yanı ne?”
Alvin’in sesi keskinleşir:
“Gençliği hatırlamak!”

Bir yaşlı olarak bunu doğrulamak isterim. Tıpkı Alvin gibi, bisikletli gençleri gördüğünde gençlik çok uzaklarda kalmış gibi gelir yaşlıya. Buna “teleskop bakışı” denir. Yaşlılar geçmişe teleskopla bakar. Kimi kez merceği ters çevirirler. Zaman uzar, gençlik çok eskilerde, erişilmez görünür.

Yaşlılık, gençliğin hikâyeye dönüşmesidir; Anlatılabilir bir hikâyeye… O günler çok uzaklarda kalmıştır artık. Yüreğiniz cızzz eder, geçmişe özlemle bakarsınız. Sağlıklı, güçlü olduğunuz günler artık başka bir evrendedir.

Teleskop düzgün tutulduğunda ise mekân ve zaman yakınmış gibi görünür. Geçmişi yeniden inşa ederken yaşlı her ayrıntıyı yeniden yaşar, dönemin çabuk geçip gitmesine hayıflanır. Alvin’in alkolik olmasının nedeni de budur: Geçmişi yaklaştırmak, onu elden kaçırmamak.

Düz ovalar biter. Alvin yokuş tırmanır, yokuş aşağı inmeye başlar.
Bir yaşlı için tehlikeli olduğunu düşünmez. Şükürler olsun ki çim makinesinin frenleri tutar, durur. Yanmakta olan bir kulübe görür. Meğer yangın tatbikatı varmış.

Yöre halkı Alvin’e yardım için seferber olur. Şanzımanı arızalanan, vantilatör kayışı kopan çim makinesini tamir etmek için ikiz kardeş ustalar çağrılır. Ustalar Alvin’in yol aldığı manzarada kardeşinin izdüşümü gibidir.

Dost canlısı insanlar, Alvin’e bahçelerinde bir yer verirler.
Kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’na katılmış yaşlı bir adam onu bara davet eder.
Alkolik olduğu için içmez; içmeye yeniden başlamaktan korkar.
Sohbet eder, dinler, geçmişin izlerini tartar.
Fransa’da savaş sırasında alkolik olmuş; bir rahip ona demiş ki, gördüğün her şeyi burada da yaşadığın için içiyorsun. Demek ki rahip sezgisel olarak biliyormuş: Yaşlılar, geçmişe mercekle bakar. Öyle bir anısı vardır ki, o anıya mercekle baktığında alkolik olmaması olanaksızdır.

Barda, Polonya kökenli keşif askeri Kotz’u, düşman sanarak nasıl vurduğunu anlatır yaşlı yabancıya. Anı yüksek sesle bir hikâyeye dönüşür.
Yeni tanıştığı, belki de bir daha görmeyeceği yaşlı savaşçı Alvin’in acısını öğrenir. Teleskopu ters çevirmeyi başardığı için o gece yıldızlar ona göz kırpar.

Alvin artık alkolik olmadan içebilir. Ama peki, ne zaman korkmadan içebilecek?

Nehrin Öte Yanı

Ertesi gün, Mississippi Nehri üzerindeki uzun ve görkemli köprüyü çim makinesiyle geçer. Artık öte yakaya ulaşmıştır;
kardeşine yaklaşmıştır, yıldızlara, ölüme…

Bir sonraki gece, ateşi kilisenin avlusundaki mezarlıkta yakar.
Rahip yanına gelir. Alvin, kardeşiyle yaşadığı çocukluk günlerini anlatır;
oyunları, yıldızlara bakıp oralarda bizim gibi canlılar olup olmadığını düşündükleri anları… Habil ile Kabil’in öfkesi onları bir an için ayırmış,
ama Alvin, yine de yıldızları onunla seyretmek ister.

Sonunda, kardeşinin yaşadığı Mount Zion’a ulaşır. Bu kez tek başına bara girer; Miller Lite içer. Kardeşinin evini sorar, yel değirmenini geçer, kırsaldaki evine varır.

Birlikte yıldızları seyrederler. Kamera mercekle yıldızlara kayar; seyirci, dördüncü kez yıldızları görür. Bu kaydırma sayesinde doyasıya, sessizce onları seyreder. Film boyunca çeşitli biçimlerde seyircinin karşısına çıkan ateş motifi son bulur, film de biter.

1.Maurice Nicoll. (2023) Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar. Çev. T. Göbekçin. Ruh ve Madde Yayınları, 1370.

  1. Percy G. Gray (1955) The Memory Factor in Social Surveys. Journal

of the American Statistical Association, 50(270), 344-363.

 

  1. 3. Douwe (2024). Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer. Çev. G. Koca. Metis, s. 234-235.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki yazı
Zaman’ın Sessiz Tanığı: Gölgenin İçinden Gelen Işık
Sonraki yazı
Dalga: Deneyimin Dönüştürücü Gücü

Son Yazılar

Menü