Bizler kendi halinde kadınlarız
Mavi gözlü ve alnımızda çatkı,
Az okunan romanlarda yaşarız
Kimse bilmeden yaşadığımızı (Paul Verlaine).
Umut Limanı’nıda (2011) ayakkabı boyacısı Marcel Marx (André Wilms) ve arkadaşı Vietnamlı Chang (Quoc Dung Nguyen) sarının başat olduğu duvar ilanlarının önünde, gelip geçenlerin spor ayakkabılarına umutsuzca bakarlar. Ayakkabı boyacılığı zor, hele de bu dönemde. Sonunda kürk yakalı mokasen ayakkabılı bir beyefendi gelir. Marcel ayakkabıları boyarken kör alandaki trenin sesi duyulur. Bu ses bir uyarı niteliğindedir. Trenin sesine acı bir fren sesi eklemlenir. Bir silah sesi duyulur, ardından da kulak tırmalayan bir çığlık. Seyirci sadece duyar, hiçbir şey görmez.
“Harf tarafından kuşatılmamış bir şekilde ortaya çıkan ses, şiddetin kaynağı ve doğrudan vasıtası olan ses olarak tanımlanabilir” (1). Film boyunca orta üst sınıf kör alanda bırakılır. Ayakkabısını boyatan erkeğin öldürüldüğü açıktır ama kimin tarafından öldürüldü? Öldürülen kim? Böylece şiddetin kaynağı da nesnesi de görünmeyen kör alanda kalır. O alandaki olaylar gösterilmez.
Sesçil evrenin siyasal bir işlevi vardır. Şiddetin kaynağı olan bu ses, Marcel ve mülteci olarak Fransa’ya gelerek vatandaş olmayı “başarabilmiş” Chang için tehdittir. Kaçmayı seçer iki erkek ama bu sıradan bir rıza, boyun eğiş değildir. Marcel için siyasal özneleşme sürecinin başladığı noktadır bu giriş bölümü.
Marcel toplumsal buyrukların muhatabı olmamayı seçer. Yoksul ve yaşlı erkek kurallarını ve yasasını kendi yüreğinden çıkaracaktır. Yaşlı Marcel erki kırmaya hazırdır. Yaşlı komşular onun açtığı yolu takip ederler.
Agamben, egemenliğin paradoksunu anlatırken şu gerçeğe dayanır: “Egemen [kişi], hukuk düzeninin aynı anda hem dışında hem de içindedir”. Egemen, hukukun geçerliliğini askıya alma konusunda yasal yetkeye sahiptir. O aynı anda hem hukuk düzeninin içinde hem de dışında olabilir. Kendisini yasal olarak hukukun dışında tutabilir. Yazar, “Hiçbir şey hukukun dışında değildir,” der ama egemen hukuku askıya alabilir (2). Sesçil evrendeki kişiler hukukun içinde mi kaldılar yoksa hukuku askıya mı aldılar bilmiyoruz. Egemenin hukukun dışında kalma uygulamasını Marcel taklit edecek pek yakında. Hukuk önce Marcel sonra mahallenin tüm yaşlıları tarafından askıya alınacak: Afrikalı İdris’i (Blondin Miguel) önce Marcel sonra tüm mahalle saklamak için gönüllü olmaya hazır.
Film başladı. Sarı tanıtma yazıları belirir. Ardından koyu sarı ceketli Marcel ağaçların arasında yürür. Tanıtma yazıları biter.
Çok şık bir mağazanın önünde seçkin bir beyefendinin ayakkabılarını boyarken görürüz onu. Mağaza sahibi hiç hoşlanmaz bu durumdan. Marcel’in boya sandığını tekmeler. Böylece Kaurismäki, yoksul ve yaşlı erkeğin çalışma koşullarını gösterir seyirciye. Sonra Marcel barda birkaç yeşil zeytinle bir kadeh içki içer. Oldukça yıpranmış ayakkabılarının yakın çekimi yoksulluğu bir kez daha vurgular.
Film başlayalı çok oldu ama yönetmen yaşlıları ve mahalleyi saklıyor. Marcel’in içki içtiği barın nerede olduğu belli değil. Barın çok küçük bir bölümünü görür seyirci. Kadehler, masanın bir köşesi ve Marcel. Yaşlının yalnızlığı ve yoksulluğu seyircinin içini burkar.
Yönetmen barı da mahalleyi de kör alanda bırakır, Le Havre ise Monet’nin tablosu gibi. Belki de filmdeki en görkemli manzara çekimi bu gördüğümüz güzellik. Claude Monet de (1840-1926) ilk kez Le Havre’da, Rouelles’den Manzara (1858) tablosuyla bir sergiye katıldı. O tabloda liman yoktu. Kaurismäki limanı gizlemez.

Yoksul yaşlıların mahallesine hoş geldiniz!
Yönetmen mahalleyi de daha fazla gizleyemez. Marcel’in eve gitmesi gerek.
Önce sokak: Fırının sahibi Yvette (Evelyne Didi) Marcel’den borcunu ödemesini ister. Marcel’in yine veresiye bir şeyler isteyeceğini düşünen manav ondan saklanır. Evde eşi Arletty (Kati Outinen) yemek hazırlığında. Marcel’e bir kadeh içki içmesi için izin verir. Barın sahibi Claire (Elina Salo) sevecen bir yaşlı. “Claire” Cennetin Çocukları’ndaki Garance’ın (Arletty) evlenmeden önceki adı. İki yaşlı kadın Arletty’in çeşitlemeleri. İnsanın HER YERDE YAŞLI VAR diye haykırası geliyor. Yaşlıların renkli dünyasına hoş geldiniz!
Sokağın duvarları mavi, fırın mor, ev yine mavi çitli, iç mekânda yeşiller maviyle buluşuyor. Barın mavi duvarları sarıyla buluşmayı seçmiş. Claire filmin başat olan rengini; maviyi giysisine taşımış. Mahalle deniz kokuyor. Liman kenti burası. Denizden Afrikalı mülteciler limana ulaşabilir ve limandan İngiltere’ye geçebilirler. Ulaşsınlar nasıl olsa onlara yardım edecek kendi halinde, mavi gözlü yaşlı kadınlar, az izlenen filmlerde yaşayan kadınlar var. İdris’e yardım etme kararını veren Marcel o kadınlar olmasaydı çok zorlanırdı.
Mülteci dostu olarak yaşlı
Bir zamanların bohem ve solcu genci Marcel Marx ayrımcılığa uğrar ve dışlanır. İnsanın deneyimlemediği bir şeye karşı hoşgörü geliştirmesi daha zordur. Ötekileştirilen, yasaların içinde yasaları askıya alabilir. Örneğin, Marcel’in kimliği, çalışma ruhsatı gibi belgeleri düzgündür. Yasayı askıya alır ve suların içinde saklanan Afrikalı genci aç bırakmaz. Önce ona yemek bırakır, sonra da onu evine alır.
İdris, “Meyvesi hoş kokulu bir kiraz türü” demek. İdris ve kiraz çiçeği arasındaki ilişki kuruluyor filmde. Ekilen bu ilişki filmin sonunda biçilir. Seyirci beklemek zorunda.
Konteynerde mültecilerin olduğu fark edildiğinde yakınlardaki bir erkek, mültecileri “yaşayan ölüler” olarak tanımlar. İdris polislerden kaçtığında başka bir gazetede, “Silahlı ve tehlikeli. El Kaide bağlantısı olabilir,” olarak yazılır. Mülteci hemen damgalanır.
Daha sonra Chang barda içki içerlerken Marcel’e gerçek adının Chang olmadığını, Çinli de olmadığını anlatır. Önemli olan sosyal güvenliğinin, açıkçası bir kimliğinin olması. Çinli ya da Vietnamlı olması sistem için önemli değil. Bu kimliği alabilmek için sekiz sene para ödemiş.
Butler bu noktada önyargıyı tanımlıyor: “Kişisel güvenlik gerekçesiyle bir ırkı, mezhebi aşağılamak düşmanca duygular beslemek önyargıdır”. Butler, “personal insecurity” sözcüğünü kullanıyor (3). Bu konu daha sonra geliştirilecek ve “TEHDİT” kavramıyla tartışılacak ayrımcılık çalışmalarında. Butler, yaşlılar için inşa edilecek binalara, çevre halkının, yaşlıların kişisel güvenliklerini tehdit edecekleri için karşı çıktıklarını anlatır. Bu noktada yaşlı ve mülteci aynı kategori içinde yer alır. Belki de yaşlının birinci görevi mülteciyi korumaktır. Tıpkı Marcel’in yaptığı gibi.
Diğerleri önyargılı. Önyargı dendiğinde Gordon Allport geliyor akıllara. Önyargı olumsuzluk yayıyor, olumsuz duygular başat önyargıda ve akıl tutulması var. Allport önyargının tarihsel geçmişine bakıyor ve şu tanıma ulaşıyor: Yeterli mesnet bulunmadan başkaları hakkında kötü düşünme önyargıdır. Temelsiz yargı var, ayrıca duygu boyutu da var önyargının. Allport, “Bir etnik önyargı genelde olumsuzdur. Önyargılı yaklaşımda bireysel farklılıklara hiç dikkat edilmez,” der (4).
Komiser Monet (Jean-Pierre Darroussin), Marcel denize inen merdivenlerde sandviçini yerken gelir. Kaçak göçmen çocuk için gelmiştir ama hemen Marcel’e kimliğini sorar. Daha sonra Marcel küçük bir lokantada yemeğini yerken onu uyarmak için masasına oturur. Çünkü komşulardan biri (Jean-Pierre Léaud) İdris’i görür ve ihbar eder. (Seyirci, Truffaut’nun 400 Darbe filminde evden kaçan çocuğun yaşlandığında ihbarcı olmasına şaşırır.) Marcel, çalışma izni ve vergi beyannamesi için onu sorgulamak istediğini düşünür Komiser Monet’nin. Bundan dolayı Marcel belgelerinin tam olduğunu söyler. Komiser Monet İdris konusunda onu uyarır.
Yoksul yaşlılar toplum için tehdittir. Tıpkı Butler’ın dediği gibi. Marcel’in kimliği gerçek ama yaşlı ve üstelik yoksul olduğu için o da ayrıştırılan kesimde. Ayakkabısını Marcel’e boyatan yaşlı seçkin erkek şık ayakkabıcıya saygıyla davet edilir.
Yaşlının yaşlıdan başka dostu yoktur!
Arletty hastalanır, Marcel yardım istediğinde, duvarları maviye boyalı hastaneye onları Yvette götürür. Nasıl bir rastlantıysa yaşlı doktorun kazağı da mavi, Marcel’in gömleği de. Yvette, Marcel’i fırının kapısında mavi önlüğüyle bekler. Arkadaşını sorar Marcel’e. Bir yandan da seyircinin aklı İdris’te. Henüz yürekler ağızlara gelmedi. Seyirci sakin bekliyor. İdris de Marcel’i bahçedeki küçük depoda, evin köpeği Laika ile oturur. Herkes beklemede. Marcel onu içeri alır sarı tişörtünün ince olduğunu düşünür ve İdris’in omuzlarına mavi bir şal atar. Mavi hüzün de bu arada serpiştirilen sarılar acaba ne anlama geliyor?
Yvette yemek getirir, filmin başında cimri olduğunu düşündüğümüz manav sandık dolusu erzak verir Marcel’e.

Marcel, İdris’in dedesini bulmak için Calais’deki mülteci kampına gittiğinde komşular İdris’e göz kulak olurlar. Yaşlılar arasındaki dayanışmanın sınırı yok. Mülteciler de onların kardeşleri. Kampa girmek ve dedeyle konuşmak için Marcel dedenin kardeşi olduğunu söyler. Kamp müdürü mavi gözlü beyaz bir adamın simsiyah bir Afrikalının kardeşi olabileceğine inanmaz. Marcel: “Albinoyum,” der ve gazeteci ve avukat olduğunu belirterek müdürü zorlar.
Seyircinin yüreği ağzında
La Havre gelgitleriyle ünlü. Bu gelgitler mi esin verdi yönetmene? İdris yakalanacak mı yakalanmayacak mı? Her an iki seçenekten biri gerçekleşebilir.
Mavi mi kazanacak? Sarı mı?
Monet ve polis kaçak mültecinin peşinde. Kilisenin önünde Marcel’e ayakkabısını boyatan rahip, diğer rahibe, Aziz Matta İncil 12. Ayetten söz eder: “Bütün kapılar masumlara açıktır,” der. İdris masum olduğuna göre sarı kazanacak. Umut besleyebilir seyirci. Monet, polis ve ihbarcı komşu tetikte. Yok, umut beslenmemeli. Marcel yokken İdris ayakkabı boyacılığı yapmaya kalkar. İdris yakalanmak üzere. Seyircinin yüreği ağzında. Londra’daki annesine gidebilmesi için para gerekli. Tekneyle kaçıracaklar onu.
Yaşlı şarkıcı iş başında
Marcel para toplamanın bir yolunu bulur. Little Bob (Roberto Piazza) yıllar sonra konser vermeye razı olur. Marcel konser gününü unutur. Konserin olacağı gün eşine sarı elbisesini getireceği konusunda söz verir. Başka çare yok. Elbiseyi İdris götürecek hastaneye. Tam o sırada eve komiser Monet gelir, seyircinin yüreği ağzında.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi filmin başında Marcel’den hastalığını saklayan Arletty ölecek mi yoksa kurtulacak mı? Böylece yüreklerin sıkışması için ikinci bir döngü başlar. Arletty yaşlı doktorun söylediğine göre ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. Onu ancak mucize kurtarabilir. Filmin sonunda Marcel sarı çiçekler alır, hastaneye gider, yüreğimiz ağzımıza gelir, Arletty odada yok, hemşire Marcel’i başka bir odaya götürür, yaşlı doktor ve sarı zemin üzerine küçük mavi çiçekle elbisesi ile gülümseyen Arletty odada Marcel’i bekler.
Eve geldiklerinde kiraz ağacının çiçek açtığını görürler. İdris adıyla gerçekleştirilen ekme filmin sonunda biçilir.
Mülteciye üretken bakış mümkün mü?
Film mümkün olduğunu yaşlılar üzerinden gösteriyor. Silverman, “Üretken şekilde anımsayan bakışta, eskiden bu yana var olan ‘geri dön’ buyruğunun yerini, yeni ‘yerini değiştir’ buyruğunun aldığını,” söyler. Yer değiştirme gerçekleştiğinde bakış üretken olur. Bilinçdışındaki bakışın bilinçli olarak yeniden işlenmesi gerekir. Farklı bir şekilde görmek için mücadele etmek gerekir. Fırlatıp atacağı o eski bakışı, kişi sanat yapıtı aracılığıyla benliğinden söküp atabilir. Silverman, “Sanat eseri bizi geometrik noktadan başka bir yere koyan ve hâkim yapıntı tarafından önceden belirlenmemiş şekillerde görmeye teşvik eden ayrıcalıklı bir alandır,” der (5). Film seyircinin eski bakışını değiştirmesi için bir fırsat sunuyor.
Komiser Monet de üretken bakışı gerçekleştirebildi. Film başladığında komiserin adının neden Monet olduğunu düşünüyor insan. Monet yaşamının bir bölümünü Le Havre’de geçirdi. Esas neden bu değil. Komiser Monet geometrik noktadan uzaklaştı. Tıpkı Claude Monet gibi. Geleneksel bakış Monet ile yıkıldı. Tüm sanat tarihinde geometri var. Rönesans’ta Michelagelo ardından barok.
“Degas’nın atölyesinde romantik Fransız okuluna bağlı bir sanatçının büyük boy tablosu asılıdır. Tanrılar tanrısı Jüpiter’in şimşekleri hışımla etrafına saçtığını gösteren bu dev resmin yanı başında da Manet’in küçük bir karalaması vardır. Yamuk yumuk bir armuttur bu (1880). ”Bir dostu Degas’a bunu neden astığını sorar. Ressam gülerek cevap verir: “İyi yapıldığı takdirde küçücük bir armudun, koskoca bir tanrıyı nasıl öldürebileceğini ispat için astım dostum” (6).
Manet izlenimci olmadığını, bağımsız bir ressam olduğunu açıkladı ama yine de bu yanıtı çok önemli. Monet ise İzlenim, Gün Doğumu (1872) adlı tablosuyla akıma da bir isim verdi. Le Havre’da yaptığı bu tablo ile akım izlenimcilik adını aldı (7).
Claude Monet kendinden önceki ressamların anlattığı hikâyelerle -İsa, Meryem ya da azizlerin hayatı ya da mitsel olaylar gibi- özdeşleşmedi. Açık havada geçici, bir anlık ışık oluşumlarını yakaladı. Tıpkı komiser Monet gibi.
Kaynakça
- Dolar, M. (2012). Sahibinin Sesi. Çev.B. E. Aksoy.Metis, s. 117.
- Agamben, G. (2017). Kutsal İns Ayrıntı, s. 25-26.
- Butler, R. (1969). Age-ism. Another Form of Bigotry.The Gerontologist, 9, (4), 243-246.
- Allport,G. W. ((2016). Önyargının Doğası. Çev. N.Nirven. Sakarya Üniversitesi, s. 34-44.
- Silverman, K. (1996). Görünür Dünyanın Eşiği. Çev. A. Onacak. Ayrıntı, s, 265-269.
- Altuna, S. (1970). Empresyonist Ressamlar: Hayatları ve Eserleri. Hayat Kitapları, s.7.
- Sérullaz, M. (1983). Empresyonizm Sanat Ansiklopedisi. Çev. D. Erbil. Remzi, s. 132.





