Bir bayram sabahından yazıyorum bu satırları. Televizyondaki her kanalda bayram reklamları karşıma çıkıyor. Yaşlı kadınların/erkeklerin bizlere nasıl tanıtıldığını düşünüyorum, neden sadece bugün onları daha fazla gördüğümüzü, bu reklamların bize ne anlattığını. Bu zamana kadar gördüğüm tüm bayram reklamlarını gözümün önüne getiriyorum. Pencere önü çiçeği gibi çocuklarını, torunlarını çaresizce bekleyen yaşlılar gözümde belirirken çerçevenin dışından bir erkeğin “onları unutmayın” sesi kafamda yankılanıyor. Aklıma Oğuz Atay’ın Unutulan hikâyesi geliyor birden. Sanki her bayram tavan aralarımıza çıkıp hatırladığımız insanlarmış gibi yaşlılar. Tozunu alıp, biraz duygulanıp, vicdan muhasebesine girdikten sonra koyacak bir yer bulamadığımız için tavan arasında bırakıp sıradan hayatlarımıza geri dönüyoruz. “Başımızın üstünde yeri olan büyüklerimizi” ironik bir şekilde tavan arasında unutulmaya bırakıyoruz. Bayram süresince ekranlarda üzerlerinden ailenin kutsandığı, birlik beraberlik duygularının dile getirildiği, saygıların, sevgilerin sunulduğu yaşlılar bayram sonrası birden görünürlüklerini kaybediyor. Biten bayramla birlikte saygı da bitiyor sevgi de ve bir sonraki günah çıkarışa kadar bellekler sıfırlanıp tüm tutumlar mübah sayılıyor. Öyle ya “büyüktür affeder”. Sadece senede bir gün varlıklarını hatırlayışımızdaki toplumsal bellek kaybımıza bakmaksızın akıl tutulması yaratan “bunak, hasta, bakıma muhtaç” yargıları kalıyor geriye. Çok uzak değil pandemi sürecinin başından bu yana yaşadıkları sorunların alay konusu haline geldiği görüntüleri hatırlayalım. Hatırlayalım çünkü çoktan unutmuş olabiliriz: “Banklarda oturmasınlar diye başlarından aşağıya su döktüğümüz yaşlılardan elleri öpülesi büyüklerimize geldiğimiz bir bayram sabahındayız.” Sahi nereden nereye gelmişiz, değil mi? Unutuyoruz. Daha da önemlisi nereden nereye gideceğimizi de unutuyoruz. Bir gün hepimizin yaşlanacağı gerçeğini nasıl da unutuyoruz. Peki bu bellek kaybının önüne nasıl geçeriz? Nasıl farkında oluruz? Ne yapmalı? Aslında cevabı çok basit: Düşünmek. Akşam ne yiyeceğimizi ya da ertesi gün ne giyeceğimizi düşündüğümüz kadar düşünmek ki günümüzde bunları düşünmek için oldukça hatırı sayılır bir süre harcıyoruz. Bir derdi olmalı insanın ki çözüm üretebilmeli. Belki de bu noktada dert ettiğimiz şeyleri gözden geçirmeliyiz. Bu dünyada bu kadar ayrımcılık, şiddet, vahşet varken hayatlarımızda neleri gerçekten dert ediyoruz, çözüm üretmek için mesai harcıyoruz? Gerçekten bir olayı anlayabilmemiz için başımıza gelmesi, annelerimizi anlamak için anne olmamız ya da yaşlıları anlamak için yaşlanmamız mı gerekiyor? Bir şeyleri anlamamız için o olmamız ya da bir şeyleri dert etmemiz için başımıza gelmesi gerekmiyor. Anlamak anlamayı istemekle başlıyor, düşünmek ise salt kendi çıkarlarını düşünmeden gerçekleştiğinde anlamlı hale geliyor. Başkalarının acısına bakıp kendi başımıza gelmediği için sevinmek yerine, gerçekten anlamak istediğimizde, salt kendi çıkarlarımızı düşünmeden düşündüğümüzde başkaları ve kendimiz arasındaki ayrımı kaldırmış olacağız. İşte o zaman bizim olan tüm bu dertler hakkında çözüm üretebileceğiz.
Bu yazı da aslında dert etmenin bir ürünü ve çözüm üretme sürecinin bir parçası. Bu noktada aslında bu yazı tüm bunlar hakkında daha fazla düşünmeme vesile olan yaşlı bir kadınla ve onun çözümlediği film ile tanışma hikâyem. Sevgili Seçil Büker Hocamla Eve Dönüş (Jibeuro, Jeong-hyang Lee, 2002) film çözümlemesini kendisinden dinleme şansını yakaladığımız bir derste tanışma imkânım oldu. Her şeyden önce yaşıtım olan öğrenciler tarafından yaş ayrımcılığına maruz kalmasını dert edindim kendime. Açıkçası şimdi düşündüğümde bile aklım almıyor. Kendisinden film çözümlemesi dinlediğimiz bir saatlik kısacık derste bile filme, hayata ve kendimize dair pek çok şey öğrendik ve sorguladık. Umarım o yaşa gelebilirsem eğer onun kadar üretebilmiş, insanların hayatlarına dokunabilmiş ve hala daha üretmeye devam ediyor olabilirim. Bir film, bir kitap, bir ders hayata karşı bakış açımızı değiştirebilir ve bizler de kendimizde bir şeyleri değiştirebilecek gücü bulabiliriz. Bu anlamda kendisiyle tanışmış, kendisinden herhangi bir şekilde ders alabilmiş herkesin şanslı olduğunu düşünüyorum, umarım herkes bu şansın farkına varabilir.
Eve Dönüş filminin belki de en güzel yanı gerçekten bir şeyleri anlamak istediğimizde anlayabileceğimizi çok yalın bir şekilde göstermesiydi. Seçil Hocanın yaşlılık üstüne çözümlemesiyle de filmin düşündürdükleri daha derinlikli bir hal aldı ve benim için de film, Seçil Hoca’yla özdeşleşen apayrı bir yer edindi. Ders bittikten sonra bile film hakkında düşünmeye devam ettim ve gerçekten yaş ayrımcılığının üzerine çözümleme yapmaya ne kadar uygun olduğunu düşündüm. Aslında filmin, bir çocuğun hikâyesini anlatması bile bu çözümlemeyi yapmayı önemli bir hale getiriyor. Neden? Çünkü aslında çok önemli bir ortak nokta olduğunu fark ettim: Muhatap alınmama. Tren sahnesinde çocuk annesine sorular sorar, anne bıkkın bir şekilde kısa cevaplar verir ve en sonunda da tahammül göstermeyerek çocuğu susturur. Size de tanıdık geldi mi? Birden bu sahne kendi çocukluğumu aklıma getirdi. Sürekli her şeyi neden diye sorgulayan ve sorular soran bir çocuktum. Sorduğum sorular belki saçma geldiğinden ya da çok fazla soru sorduğum için görmezden gelinirdim. Birkaç sene önce de babama bir şeyler anlatmaya çalışırken tekrar tekrar aynı şeyi anlattığım için ne kadar tahammülsüz hissettiğimi fark edip bu durumu sorgulamıştım. Sanki rollerimiz değişmiş gibiydi, aslında bu bir deja vu’ydu; o an yaşadığım tahammülsüzlüğe maruz kalan bendim ve farkına bile varmadan bunu öğrenmiştim. İşte o an bir aydınlanma yaşamıştım kendi adıma. Film hakkında düşünürken yine aklıma bu sorgulamam geldi hatta bu defa farklı bir detay daha yakaladım. Babam eskiden büyük dayımıza haftada bir giderken artık ayda bir gidiyordu ve tamamen aynı gerekçeye sahipti: Bir şeyleri tekrar tekrar anlatmanın verdiği tahammülsüzlük. Yani aslında üç kuşak arasında bu tahammülsüzlüğü görebiliyoruz. Bu aslında tamamen üretilmiş ve öğrenilmiş bir şey hatta buna belki de “mutlak tahammülsüzlük” de diyebiliriz. Çocukken muhatap alınmamayı öğrenip muhatap almayan yetişkinlere dönüşüyoruz. Büyük bir çoğunluğa bu öğretilirken sorular sorma alışkanlığı da yok edildiğinden bu durum trajik bir şekilde içselleşip normalleşiyor. Bu durumu kendi adıma erken fark edip aslında bir şeyleri tekrar tekrar anlatmanın, izlemenin, okumanın ve her defasında yeni bir şeyler bulabilmenin değerini ve bu tahammülsüzlüğün bana ait bir şey olmadığını anladım. Düşündükçe ne çok şey buluyor insan. Sonra hocamızın her defasında orta bölmeye gidip, camdan dışarıya baktığı toplu taşıma hikâyesi geliyor aklıma. Bu defa kendi toplu taşıma hikâyelerim üzerine düşünüyorum. Üniversiteye Eskişehir’de gittim. Tramvaylarda kalıpyargıları ve önyargıları gözlemledim. “Yaşlılar uyuşuktur yer ister”, “Yaşlılar toplu taşımada yer işgal eder” gibi tutumlar gençlerin büyük çoğunluğunda hakimken yaşlılarda ise gençlere yönelik tutumları aynı şekilde gözlemleme şansım oldu. Pek çok kez şu konuşmaya tanıklık etmiştim: “Bu gençler bizi görmemek için gözlük, duymamak için kulaklık takıyor”. Ben de tramvaya her bindiğimde o orta bölmeye gidip ayakta yolculuk ederdim. Güneş gözlüğü takıyorsam gözlüklerimi, müzik dinliyorsam kulaklıklarımı çıkarırdım. Seçil Hoca acaba biri yer istediğimi mi düşünecek endişesiyle göz teması kurmamak için camdan dışarı bakarken, ben de acaba yaşlılar onları görmezden, duymazdan geldiğim düşünülür mü endişesiyle camdan dışarı bakamaz tramvayın içine bakardım. Sanki bütün yaşlılar yer isteyen, bütün gençler de yer vermek istemediği için gözlüklerine, kulaklıklarına sarılan insanlarmış gibi akıl tutulması yaşatan ön yargılar ve tutumlar. Sonra belki de kendisiyle bu şekilde yan yana yolculuk yapmış olabileceğimizi düşündüm hikâyelerimiz üstüne düşünürken. Ne kadar trajikomik bir durum. Aslında o dışarı, ben içeri bakarken birbirine çok tezat görünen bu sahnede ne kadar benzer kaygılar ve tedirginlikler içerisinde yolculuk etmişizdir kim bilir? Görüyorsunuz ya hikâyelerimizi anlattıkça, paylaştıkça pek çok şey görüyoruz ve öğreniyoruz. Ben bu kısacık derste ve dinlediğim hikâyelerle pek çok şey öğrendim ve kendi hikâyelerim üzerine düşünebildim. Hikâyelerimizi anlatmak ve paylaşmak bu anlamda oldukça önemli. Peki, sizin hikâyeniz ne?
SON
Öneriler
- Yaşlı ve yaşlılık kavramına dair kişisel deneyimleri aktaran bir diğer yazı için: Meğer Ben Yaşlıymışım da Haberim Yokmuş




