Yaşlılık ve Atillâ İlhan’ın İhtiyar Balladı Şiiri

Disiplin toplumunda acı hâlâ yapıcı bir rol oynamaktadır. [Disiplin toplumu] insanları üretim aracı olarak biçimlendirir. Ama [insan] artık kamusal alanlarda sergilenmez, hapishaneler, kışlalar, sağlık kurumları, fabrikalar ya da okullar gibi kapalı disiplin mekânlarına kaydırılmıştır (1).

onlara ün mü gelir bazı bir ses mi duyarlar

yumuşak bir kedere ufalır bakışları

idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar

ölüme koşullanmış bütün davranışları

yorgun öksürükleri oturup kalkışları (2).

Atillâ İlhan’ın İhtiyarlar balladı şiirini bitirmeden önce “meraklısı için notlar” bölümündeki şiirin yazılış süreciyle ilgili notlarına değinmek iyi olacaktır:

Gariptir, önceden ilgilenmişsem bile, demek yeterince üzerinde durmamışım, çağdaş toplumlarda ihtiyarların yaşadığı dram bütün heybetiyle gözüme 1960’ların son yarısına doğru Paris’te çarptı […] Ekranda Fransız düşkün evleriyle ilgili bir röportaj, çeşitli evlerden yaşlıları toplamışlar, hepsi görmüş geçirmiş insanlar bunların, ömürlerinin son yıllarında bu üzücü duruma düşmeleri gerçekten yürekler acısı, fakat o sıra çaresizliklerinin tam tam bilincine varamıyordum” (3).

Kuşkusuz geçmişin dramı, trajedisi bugün büyük ölçüde biçim değiştirmiştir ve hastanenin bütün biçimlerinde ve yaşlı bakım evlerinde yalnızca aynı durumdaki yaşlıların tanığı olduğu bir zaman ve düzlemde yaşanmaktadır. Başka bir deyişle acı kapatılmış, paylaşılması engellenmiştir. Bu yaşlılığın etrafla kurduğu ilişkiyi geriletirken ve etrafı onlardan uzaklaştırırken bir yandan insani olmaktan çıkarıp onu ne yazık ki daha çok modern tıbbın ilgilendiği bir konu ve durum haline getirmektedir.

Attilâ İlhan’ın kendi yaşlılığı üzerine ne düşündüğünü, neyi öne sürdürdüğünü ve yazdığını tartışmak ayrı bir yazının konusu olabilir. 1987 yılında Atillâ İlhan ellili yaşlardadır ve o yıl yayımlanan ihtiyarlar balladı adlı şiiri onun deyişiyle “ihtiyarlık” üstüne yeterince düşündüğünü gösterir. Kitapta yer alan şiirler, birbirine yakın dönemlerde yazıldığı için birkaç şiirde daha yaşlılık vurgusu vardır ama daha çok yaşlılığa değinilip geçilmiştir. Şair İhtiyarlar balladı şiirinde yaşlıların duyguları şöyle dile getirir:

yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar / her gece artık gitmek vaktidir sanırlar / geçmiş günlerden bir destek aranırlar

Şiirde söz konusu edilen yaşlılar ölümün yaklaşmasıyla ilgilerini geçmişe yöneltirler. Kaldı ki ölüm ve düşüncesine yönelik ölümcül ve büyüleyici bir merak da vardır. Asıl sorun ettiğimiz ölüm ve daha özelde kendi ölümümüzü deneyimleyemez olmamızdır. Şiir şöyle devam eder:

uysal bir gülümseme tek sızlanışları / idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar / ölüme koşullanmış bütün davranışları.

Genç şairler yaşlıları düşünür mü?

Genç ve orta yaşlı şairler için yaşlılık tanık olunan bir olgudur. Genç şairin etrafında daha çok dede, nine, anne ve baba vardır. Başlangıçta zaten bunun dışında kalan yaşlılar, şairin ilgi alanı içinde fazla yer almaz. Bu yüzden bu genç şairin tanıklığı çoğu zaman onları anlamayı ve bir zaman sonra ölecek olmalarına yönelik hüzünle keder arasında gidip gelen bir acıyı baştan kendine dâhil etmiş bir ilgidir. Genç şair yaşlılık konusunda kanıksanmış ve genel kabul görmüş bir kadere razı olmuştur.

Şair olarak Attilâ İlhan (15 Haziran 1925-10 Ekim 2005) şiirlerinde ihtiyarlar baladı şiirine rağmen genelde yaşlılık olgusu ve izleğinin dışında durmaya özen göstermiştir. Bazı şiirlerini ele alarak en azından yaşlılık ve izleği üzerine bir değerlendirme yapmak ve bir tartışma yapmak mümkün. Ama bunun bizi istediğimiz sonuçlara götürmesi imkânsız olabilir.

Örneğin Böyle Bir Sevmek’de yer alan kadınlar sonbahar şiirinde dünkü delikanlıları yaşlılığa taşıyor (4) dizesi daha çok erkek-kadın ilişkisini ve aşkı temel alır. Dizede yaşlanmayı ya da yaşlılığı değil, kadınların erkekleri yaşlandırdığı konusuna oldukça eril bir bakış açısı vardır. Aynı şiirdeki yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor (5) dizesi ise okuru aynı şiirin hemen ardından gelen ikinci bir şiire yani ihtiyarlar balladı’na hazırlıyor gibidir.

Atillâ İlhan ve kapatılma

Kimi şairlerin şiirleri, yaşadıkları karşısında yazdıklarıyla en baştan yaşlı ya da yaşlılık şiirleri kategorisine alınabilir. Başka bir yazıda söz konusu edeceğimiz Ahmet Erhan bunlardan biridir. Onun yanına birkaç şair daha konabilir. Kuşkusuz Attila İlhan yaşlılığı şiirinin konusu ederken kendi demesiyle endüstri kapitalizminin, hele son aşamasının üretici olmayan herkese karşı ne kadar acımasız olduğunun çoktan farkına varmıştır (6).

Burada ne yazık ki kapitalizm temelli tuhaf bulunabilecek bir ikilem de vardır. Her ne kadar Avrupa’da insanlar ileri yaşlarda çalışmayı sürdürmek zorunda kalırken ve çalışmayanlar çoktan toplum dışına gönderilip evlerine ya da başka mekânlara kapatılırken kapitalizm, özellikle modern tıp üstünden yaşlılık için çoktan bir sanayi oluşturmuştur. Tıbbın gelecekte daha fazla yaşlılıkla ilgili sanayiler geliştireceği, mevcut sanayileri daha da geliştireceği açıktır.

Söz konusu yaşlılık durumu şehirde ve modern hayatın içinde yaşayan ihtiyarlar için geçerlidir. Yabanda yaşlılar ağır hastalık sorunları dışında uzun bir zaman üretimin öznelerdir. Toplumsal olandan genelde soyutlanmaz, izole edilmezler.

Attila İlhan’a göre toplumdan soyutlanmış ya da toplumun dışına çıkarılmış ve bir bakımevine, hastaneye kapatılmış ve orda hayata tutunmaya çalışan ihtiyarlar ölümü beklerler. Ölümü bekleyen/beklenen ihtiyarların asıl derdi birisi öldükten sonra “her geçen gün biraz daha büyüyen ve ağırlaşan bir yalnızlığa hüküm giymeleridir” (7). Şair bu duruma ölümün kaçınılmazlığını ve bilinmezliğini ekleyerek bir biçimde şiirin içeriğini de okura belirtmiş, bildirmiş olur. Agamben bu durumu ”ne öldür ne yaşat olarak” tanımlar (8).

Yaşlılar ölümü kabullenir

Her ölüm hatta öldürme kendi ölümümüz üstüne düşünce üretmemize izin verir, bir biçimde katkıda bulunur. Buysa bizi yaşlılara ve yaşlılığa dönük ölümle kurulan ilişkiye de bağlı olarak ölümle hayat arasında çoğunlukla tam bir gidip gelme ve ikilemle yaşamaya mecbur eder. “Benim ölümden dolayı yaşamak hayattan dolayı ölmek gerekir” dediğim şey de tam da bu ikilemle ortaya çıkar. Ölüm hala yaşamakta olanın sorunu, acısı ve yasıdır.

Attila İlhan’ın yaşlılar konusunda asıl saptadığı ve öne sürdüğü ise ölümle hayat arasındaki gerilimi, insanın giderek baş eğişini yaşlılarda elle tutarcasına görmüş olmasıdır (9). Bu ihtiyarlar balladı’nın ihtiyarların ölüme baş eğişini içerdiğini ve şiirin bu temelde ilerlediğini söylememizi kolaylaştırır. Bu razı olma hali boyun eğilen bir kader midir ya da tevekkülle mi yüklüdür?  Bu kişiden kişiye değişir ama çoğu zaman burada üretilen ruhsallık dinsel temellidir.

Aynı şekilde daha şiirin adındaki “ballad” vurgusu şiiri kederli ve bir o kadar da hüzünlü bir şarkı olarak değerlendirmemize izin veriyor. Bir bakıma ihtiyarlar balladı Attila İlhan’ın ihtiyarlara usul sesle söylediği ve ölümün kaçınılmazlığını baştan belirten bir şarkıdır. Bu da Atilla İlhan’ın şiiri yazılan değil daha çok söylenen bir şey olarak değerlendirmesi ile fazlasıyla uyumludur.

Bu noktada şiirin Timur Selçuk tarafından bestelenip söylenmesi ise kesinlikle rastlantı değildir, bilinçli bir tercihtir. Yaşlılığın asıl arzu ettiği de yazılan bir şey değil söylenen bir çift sözdür. Attila İlhan’dan sonra Timur Selçuk şiiri besteleyip bir söz olarak yaşlı bir dinleyiciye göndermiştir. Söz konusu kasette bestelenip şarkı olarak söylenen şiirlerin nerdeyse ortak özelliği geçmiş ve yaşlılıktır (10). Bu yüzden Attila İlhan şiirin ilk dizelerinde bunu özellikle belirtir ve vurgular: onlara ün mü gelir bazı bir ses mi duyarlar/ yumuşak bir kedere ufalır bakışları.

Yaşlı kapatıldığında yalnızdır

Yaşlılar kapatılma mekânlarında yalnızdır. Çoğunlukla otoritenin oluşturduğu ve çiğnenmesi zor kurallar çerçevesinde, denetim ve gözetim, mutlak kontrol altında yaşanan bir hayat ne yazık ki ölümü beklemekle birdir. “Biri mi seslendi?” “Biri mi geldi?” Kederle karışık bir sevince kapılırlar. Çünkü her gelen, uğrayan hatır soran eninde sonunda onlara bırakıp gidecek ve yalnızlık/lar tekrar tekrar başlayacaktır.

Bu bildik zaman ölçüsü içinde değerlendirilemeyecek bir bekleme ve yalnızlıktır. En baştan kapısını ölüme açmış, hayat karşısında ölümden başka bir seçenek bırakılmamıştır. O yüzden “idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar” (11) der Atilla İlhan. Şairin dediği gibi ihtiyarların bütün davranışları ölüme koşullanmıştır. Yaşıyor olma hali ya da yaşadıkları hayat ölüme hazırlıktır. Ölmeme ve yaşıyor olma burada ihtiyarlığı meşgul eden asıl sorundur, hatta bundan dolayı böyle yaşayıp durmaktan açıktan ya da gizlice utanırlar. Çünkü onların ölümüyle birlikte dünya bir yükten daha kurtulacak ve her şey yeniden başlayacaktır. Yataklarına girdiklerinde gece karanlığını yorgan gibi onların üstüne örttüğünde sanki uykuya değil ölüme yatmış gibidirler.

Bu çoğu zaman bir sabah uyanmayacak olma gibi bir korkuyu da zihinlerinde durmaksızın gezdirir. Ölümü ve ölüneceğini bilmek ve bunu tam bir olgunlukla karşılamak hiçbir biçimde bu korkuya engel değildir. Bugünden bakıldığında ellerinde geçmişlerinden başka hiçbir şey/leri yoktur, kalmamıştır. O yüzden günlerini hep geçmişi hatırlamaya, hatırda tutmaya çalışarak geçirirler. Yanlarında gizlice getirdikleri birkaç fotoğraf,  kitap, hatıra defteri, mektup ya da nesne çoğu zaman zihinlerinde kalanları hatırlamaya katkıda bulunur. Aynı şekilde ziyarete gelen bir kişinin de asıl yol açtığı da bu hatırlama eylemidir. Her seferinde çocukluktan başlayarak geçmişe dönülür, geçmişin kimi kimi yerleri parlatılır, kimi yerleri de iyice karartılır.

Böyle bir düzlemde tek beklentileri ise ölüme giden yolun olabildiğince kedersiz ve acısız yaşanmasıdır. Bu yüzden beklentileri öyle çok yüksek de değildir. Kapatılma mekânlarında bir gülümseme beklerler. Şair bu isteği şöyle dile getirir: “uysal bir gülümseme tek sızlanışları”. Bu gülümseme bir gün daha huzurla ve bir dinginlikle yaşamaları için yeterlidir.

Ölüm ne zaman gelir acaba? 

Yaşlılar adına ölüm karşısında sorulacak ve yanıt aranacak olansa bellidir; o da ölümün ne zaman geleceğidir:

yolculuk sabaha mı yoksa akşam üstü mü / aylardan bu ay mı günlerden acaba ne gün

Bu çözülemeyecek ve pazarlığı edilemeyecek bir durum olduğu için ölümden beter bir keder ve acı nedenidir. Ancak ölümün çözebileceği ve ortadan kaldırabileceği bir kördüğümdür:

yılan gibi çöreklenmiş bu boğuk düğümü / çözebilirsen çöz çözememekten üzgün / kaç kere hesabını çıkarırlar bu ömrün

Söz konusu korku uykuda ya da başka bir zaman yalnız ölüme yakalanmaktır. Kendi evlerinde yalnız yaşayan pek çok yaşlı yalnız ölmekten korkar. Bu yüzden pek çok yaşlı uykudan kâbus ve ürkütücü rüyalarla uyandığında çoğu zaman son sözünü söylemeden ya da etrafla vedalaşmadan öldüğü, ölmüş olabileceği düşüncesine kapılır: “ölmek var mı farkına varmadan öldüğünün” dizesinin belirtmeye çalıştığı tek şey de budur. Hatta kimi yaşlılar bu yüzden uyumayı da pek istemezler, yarı uyanık ve uyur halde geceyi dinlerler. Bu esnada yine Attila İlhan belirtiği geçen ömrün hesabını çıkarırlar.

Ölüme hazırlık olarak hesap çıkarma

Korku haline gelmiş bekleyişin ise Attila İlhan’ın belirttiği gibi asıl kışkırttığı geçmişin sürekli değerlendirilmesidir. İnsanın şimdiye kadar yaşamış olduğu hayatını tekrar tekrar gözden geçirilmesidir. Bu da yine ölüm hazırlığı olarak kabul edilebilir. Değerlendirme kimi zaman bir çatışmayı ortaya çıkarır, çoğu zaman da insanın kendisini suçlamasına, pişman olmasına yol açar. Ama bu değerlendirmenin hiçbirisi ölüm karşısında bir çözüm değildir tersine ölünceye kadar sürmesi mümkün bir çatışmadır.

Hesaplar çıkarılsa da hesapların hiçbiri ölüm karşısındaki yalnız ölme korkusuna bir şey yapamaz. Attilâ İlhan bunu nerdeyse yaşlıların yaşamaktan kurtulamayacağı kaderi olarak kabul eder: “ya uykuda giderse söylemeden son sözünü”.

Kendini öldüremeyen yaşlılar, ölmeyi beceremeyenler ve bundan dolayı da yaşamak zorunda kalanlar, tam bir yalnızlık ve kapatılma içinde ölmeyi beklerler. Bunun dışında ikinci bir seçenekleri yoktur. Biz yazmayı yaşama biçimi haline getirenler için yaşlılık ölüme giden nihai yol olmaktan çıkar. Yaşanabilir ve yaşanması gereken bir süreç haline gelir.

Attilâ İlhan ihtiyarlar balladı’nı şu dizelerle bitirir:

idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar / sabahtan akşama hergün kaç kere ölürler.

Şair biz yaşlıların yazarak yaşamayı ve yaşlılığı yaşanabilir hale getirebileceğinden habersizdi belki de. Bugün yaşlılık geçmişe göre daha sorunlu ve yalnız geçirilen bir dönem olarak algılanmaya açıkken “yaşlılık diye bir şey yoktur.” deyip geçebiliriz ya da geçmeliyiz sonuna kadar yaşamayı ve yazmayı sürdürmeliyiz.

Yaşlılığı iyi bir hayata ve hikâyeye dönüştürmenin imkânı haline getirmeliyiz. Ancak böylelikle Byung-Chul Han’ın yazının başında alıntıladığım uzun paragrafında belirttiği kapalı disiplin mekânlarını bir yaşama ve birlikte olma yerleri yapabiliriz. Bu yaşlılığa ilişkin yeni değerlendirmelere ve tabii ki şiirlere yol açacaktır.

Öneriler
Kaynakça

1. Han, Byung-Chul. Palyatif toplum (Çev. H. Barışcan). İstanbul: Metis, 20.

2. İlhan, A. (2020) Böyle bir sevmek. İstanbul: İş Bankası, 39.

3. İlhan, 127.

4. İlhan, 37.

5. İlhan, 38.

6. İlhan, 127.

7. İlhan, 128.

8. Agamben’den aktaran. Fırat, D. (2014) Kapatma mekânlarına bakmanın kavramsal araçları: “Total kurum”, disipliner kurum” ve “kamp”. Teorik Bakış. (4), 21.

9. İlhan, 128.

10. Timur Selçuk, Kaset, Balet, 1985, İstanbul.

11. İlhan, 37.

12. İhtiyarlar baladı şiiri kitabın 39-41. Sayfaları arasında yer aldığı için ayrıca dizelerin geçtiği sayfalar belirtilmemiştir.

 

Önceki yazı
Âşıklar Bayramı’nın Yaşlıları
Sonraki yazı
Yaşlanmadan gidenlere selam olsun!

Son Yazılar

Menü