İlişki Köprüsü: İkinci Şans Kitapçısı

 

 

Seçil Büker

Gezici sahaf İçten’e

 

 

 

 

Doğmadan önce neredeydik? Bilmiyoruz, hiçbirimiz anımsamıyoruz. Ancak doğduktan bir süre sonra bellek, çevresindeki bilgileri ve izlenimleri bir bir toplamaya başlıyor; tıpkı Macera adındaki o kitap gibi. Dicle Keskinoğlu’nun İkinci Şans Kitapçısı adlı romanının konuşan öznesi, kapağı olmayan bir kitaptır. Bu eksiklikten dolayı, kendisini var edenin ona koyduğu adı da doğduğu matbaayı da bilmez. Belki vaktiyle kulağına gerçek adı üflenmiştir ama o bunu anımsamaz; bu yüzden de kendisine “Macera” adını koyar.

Konuşan özne olarak Macera

Bu çözümlemeyi, yazarın metinlerini temel alarak gerçekleştiriyorum. Romanda Macera yalnızca bir nesne değil, konuşan etkin bir öznedir. Özellikle kapağı olmayan bir kitabın anlatıcı rolünü üstlenmesi, onu sıradan bir meta olmaktan çıkarır; bulunduğu mekânla duygusal bağ kuran ve başkalarının değil, doğrudan kendi hikâyesini aktaran bir özne hâline getirir.

Şimdi, özneleşen bu kitabın ne tür bir anlatıcı figürüne sahip olduğunu irdeleyelim. Romanın başında Macera okura, İkinci Şans Kitapçısı’nın sahibi Can’ın dedesinin bu işyerini geçmişte nasıl kurduğunu anlatarak söze başlar.

Anlatıcı konumundaki Macera, hikâyeyi öğrenilen geçmiş zaman kipiyle kurarak söze başlar: “İşte o dar sokağa, bir ilkbahar sabahı, yirmili yaşlarında olan bir genç, elindeki valizi sürükleyerek adım atmış. Sağına, soluna, önüne ve arkasına bakmış.” Buradaki ses; edebiyatta sıkça karşılaştığımız, olaylara yukarıdan bakan, her şeyi bilen ve gören o klasik “tanrısal/ilahi” anlatıcıya ait değildir. Öyleyse karşımızdaki anlatıcı kimdir? Metindeki yapı, tamamen duyulan ya da öğrenilen geçmiş zamanın üzerine kuruludur: Can, dedesinin hikâyesini gelip gidene anlatmakta; Macera ise Can’ın bu aktarımlarını okura taşımaktadır. “Anlatıldığına göre çok çalışkan bir adammış.” ifadesinde de görüldüğü üzere, bu kipin yoğun kullanımı metne güçlü bir sözlü anlatı geleneği havası katmaktadır.

İlerleyen sayfalarda Macera, doğrudan kendisinden söz etmeye başlar: “Bu arada size kendimi tanıtmayı unuttum. Bağışlayın lütfen. İsmim Macera. Daha doğrusu bu, benim kendime koyduğum isim.” Edebiyat kuramında bu anlatıcı tipi “benöyküsel anlatıcı” olarak adlandırılır. Nitekim literatürde de belirtildiği gibi; “Benöyküsel anlatıcının başkahraman olduğu kurmaca yapıtlarda, yazar başkahraman ya da anlatıcı ile özdeşleşmez. Aynı bilince, belleğe ve deneyime sahip olan başkahraman ile benöyküsel anlatıcı tek bir kişide birleşir. Anlatıcı = Kahraman” (1).

Aidiyet duygusu

Macera, kapağı olmadığı için bir bakıma eksik ya da kusurludur. Özellikle yeni kitapların hızla alıcı bulduğu bu mekânda o, hep rafta kalır. Macera; bu taze kitapları “gıcır” diye tanımlar. Bu durum sahafı yalnızca ticari bir alan olmaktan çıkarır; aidiyetin ve dışlanmanın eş zamanlı yaşandığı toplumsal bir mekâna dönüştürür. Ancak “yaşlılar” dışlansalar da o kadar şanssız sayılmazlar.

Macera kendisini “oranın yerlisi gibi” hisseder; çünkü o artık satılmayı bekleyen bir nesne olmaktan çok, sahafın hafızasına dönüşmüş gibidir. Yeni gelen kitaplar geçicidir, hemen dolaşıma girer; ama kapağı olmayan kitap orada kalıcıdır. Bu açıdan sahaf, onun için bir “bekleme mekânı” değil, gerçek bir “yer”dir (2). Bu aidiyet duygusunun verdiği his, insana kendini tamamen güvende hissettirir.

Kapağın eksikliği kitabı piyasa açısından “değersizleştirse” de bu eksiklik onu sahafın yerlisine dönüştürür. Dolaşıma girmemek, zamana karşı bir tür kök salmaya yol açar. Bu hüzünlü durum ilk bakışta çelişkili görünse de Macera’nın aidiyet duygusunu besleyip güçlendirdiği için aslında hiç de kötü değildir.

Kitabın yazgısı olur mu?

Walter Benjamin’in Unpacking My Library yazısında aktardığı gibi: “Habent sua fata libelli sözü, kitaplar için geçerli genel bir ilke olarak düşünülmüş olabilir. Örneğin İlahi Komedya, Spinoza’nın Etika’sı ya da Türlerin Kökeni gibi kitapların kendilerine özgü yazgıları vardır. Ancak koleksiyoncu [sahaf] bu Latince deyimi farklı yorumlayacaktır. Ona göre yazgısı olan sadece kitaplar değil, nüshalarıdır da (3)”. Macera’nın gerçek adını bilmemesi ve sahafın yerlisi olması, kendi yazgısıdır. İkiz kardeşleri kim bilir neredeler?

Kullanılmış kitaplar yalnızca okunacak şeyler değildir; geçmiş zamanın izlerini taşırlar. Sahaf da modern hızın dışında kalan bir hafıza mekânıdır. Kapağı olmayan bir kitabın modern tüketim döngüsüne katılamaması, onun zamanla sahafın bir yerlisine dönüşmesine yol açar.

“Var olan kesin bilgi,” demişti bir zamanlar Anatole France, “Kitapların yayımlanma tarihleriyle, baskı ve cilt özelliklerine ilişkin bilgidir.” Başka bir deyişle koleksiyoncu [sahaf], ancak düzensizlik ile düzen kutupları arasında diyalektik bir gerilimin ortasındadır (3). İzninizle “koleksiyoncu” sözcüğünün yerine “sahaf” sözcüğünü kullanıyorum.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde

Eserleri, ne zaman basıldıkları

Kısa, uzun bir liste.

Kitap adları

Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Romanda anlatıcının kapaksız ve eski bir kitap olarak kurgulanması, metalaşmış kültürel nesnelere karşı geliştirilen bir direniş biçimi olarak okunabilir. Yeni kitaplar, parlak ya da Macera’nın deyişiyle “gıcır” olduklarından ötürü hızla tüketilirler. Kapağı eksik olan kitap ise sessizleşmiş, yavaşlamış ve yaşlanmıştır; fakat tam da bu sayede mekânla köklü bir bağ kurabilmiştir. Dolayısıyla yazarın bu anlatıcı tercihi yalnızca estetik bir üslup arayışı değil, eserin tematik özünü sırtlayan en temel unsurdur. Sözü yine Benjamin’e bırakalım:

“Kitap satın almanın yalnızca parayla ya da yalnızca uzmanlıkla ilgili olduğu kesinlikle doğru değildir. Hatta bu ikisinin birleşimi bile, her zaman hem gizemli hem de tartışılmaz biçimde kendine özgü bir yanı olan gerçek bir kütüphane kurmaya yetmez. Yıllar, sayılar, yer adları, baskı biçimleri, önceki sahipler, ciltler ve benzeri şeyler… Bunların hepsinin koleksiyoncuya bir şey söylemesi gerekir” (4). Sözü bir süre Behçet Necatigil’e bırakalım.

Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

Ne varsa orda.

 Yaşlı Teyze eski dostları selamlar

Benjamin’in sözünü ettiği tüm kitaplar, Can’ın BüyükTeyze’si geldiğinde sevinirler. Teyze haftada bir gün gelir; plastik tabureye oturur, bütün gün kitap okur ve rulo fırçayla kitapların tozunu alır. Ayrıca onlara “eski dostlar” diye seslenir (5).

Büyük Teyze kitapları yalnızca içerikleri için sevmez; o, tıpkı Benjamin’in bahsettiği o tutkulu koleksiyoncular gibidir. Geçmişin izlerini taşıyan her sayfa onun için ayrı bir değer taşır. Can’ın sahaf dükkânı ise hızlı tüketim çarklarının döndüğü mağazalar zincirinden çok farklıdır; zamanın daha yavaş aktığı, yaşayan bir hafıza mekânıdır burası. Büyük Teyze bunun bilincindedir. Bu yüzden hem oradaki eski kitaplar hem de kendisi, kendilerini o mekânın asıl yerlisi gibi hissederler.

Aslında romana yaşlılık teması ilk olarak Macera ile sızar fakat bunu kimse fark etmez. Ne zaman ki Büyük Teyze hikâyeye dâhil olur, yaşlılık işte o an görünür kılınır. Hatta bir sonraki sayfada Macera okura; Büyük Teyze’nin, Can’ın dükkânındaki o bildik kokuya benzer bir kokusu olduğunu fısıldar.

Sahaf kokusu

Bu bağlamda metinlerarası ilişkiler açısından oldukça dikkat çekici bir ayrıntı mevcuttur. Daha önce çözümlemesini yaptığım Zerrin Saral’ın Demirci Minço’nun Çırağı öyküsünde Mümtaz Bey, üzerindeki yaşlılık kokusunu Müge Hanım’ın fark edeceğinden endişe ederek korkuya kapılır. Benzer bir korku sinemada da karşımıza çıkar; Sefer Tası filminde Irrfan Khan’ın canlandırdığı Fernandes’te de aynı ruh hâli vardır. Karakter banyoda tıraş olurken birden bir yaşlılık kokusu duyar ve bunun geçmişte büyükbabasından kalan o koku olduğunu anımsar. Bu farkındalıkla büyük bir dehşete düşerek genç bir kadınla buluşma fikrinden tamamen vazgeçer.

Çok okuyan Büyük Teyze’nin kokusu ise romanda ürkütücü bir koku olarak tanımlanmaz. İçinde tüm duygular vardır: mutluluk, hüzün, neşe ve endişe… Tıpkı tatlı, ekşi, acı ve tuzlu tatların bir arada olması gibi… Ama bu, aynı zamanda dükkânın da Büyük Teyze gibi kokmasını sağlayan o yaşanmışlığın ve anıların kokusudur; yeni matbaadan çıkan kitaplar gibi mürekkep kokmaz. Aynı koku, tıpkı onun gibi yaşlı olan Derin Kuyu’da da vardır. Derin Kuyu çok fazla el değiştirdiği için görmüş geçirmiştir; her şeyi bilir (6).

 

Walter Benjamin şöyle der: “Koleksiyoncu [sahaf], iç mekânın gerçek sakinidir. Nesneleri yüceltmeyi görev edinmiştir… Onları mal olma niteliklerinden arındırma gibi umutsuz bir işlevi de üstlenmiştir. Sonuçta yaptığı, mala kullanım değeri yerine koleksiyoncu değeri kazandırmak olur” (7).

Biz şimdi kapağı olmadığı için kendisine Macera adını koyan başkahramanımıza dönelim. Macera’nın yolu bir halk kütüphanesine düşer. Kütüphaneye düzenli gelen küçük kız, yani Narin, onu tanır ve gerçek adını görevliye söyler: Muhteşem Ilık Bir Kış Sabahı. Çünkü Macera, büyükannesinin vaktiyle ona okuduğu kitaptır; Narin onu ilk görüşte hatırlamıştır.

İlişki Köprüsü

Ne yazık ki Macera, bir süreliğine de olsa yerlisi olduğu sahaftan ayrılır. Adı Macera olduğundan, yolculuğa çıkması kaçınılmazdır. Macera yaşamak onun varoluşunun temel koşuludur. Bazı kahramanlar maceraya direnç gösterebilir; ancak onun böyle bir seçeneği dahi yoktur. Böylece kendisini bir halk kütüphanesinde bulur. Neyse ki bu süreçte ona eşlik eden bir rehberi vardır: Güler yüzlü Kütüphaneci Kız. Bu noktada Macera ilk eşiği aşar ve macera yaşamayı kabullenir. Vogler’e göre kabul, hikâyenin “özel dünya”sının başladığı aşamadır (8).

Macera, kütüphaneye her gün gelenleri tanır ve Kütüphaneci Kız’ı çok sever. Yine de orada bir aidiyet duygusu geliştiremez; çünkü aklı hâlâ eski dostlarındadır: Can’da, kedilerde ve Büyük Teyze’de. Onun “yer”i, anonim bir mekân olan kütüphane olamaz. Yine de mutlu olmaya çalışır.

Konuşarak iletişim kurmakta zorlanan Narin, Macera’nın sayfalarının arasına Kütüphaneci Kız için mektuplar bırakır. O da Narin’e aynı şekilde karşılık verir. Böylece hem Macera hem de Kütüphaneci Kız, Narin’i yakından tanır.

Narin, Macera’nın gerçek adını nereden bildiğini açıkladığında okur, kuşaklararası iletişimi vurgulayan bir romanla karşı karşıya olduğunu anlar. Bu, okurun karşılaşacağı ilk sürprizdir. Üstelik dahası da var…

Kitapta nine ile torun arasında bir köprü kurulur; biri okurken, diğeri büyür.

Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır parantez (9).

 

YAZININ SONU! KİTABIN SONU DEĞİL!

 

Notlar

  • “Habent sua fata libelli: Kitapların da kendilerine özgü yazgıları vardır.
  • Behçet Necatigil’in “Kitaplarda Ölmek” şiirinden alınan bazı dizelere yazıda yer verildi.

 

Kaynakça

  1. Ayşe Kıran ve Zeynel Kıran. (2011). Yazınsal Okuma Süreçleri. Seçkin, s. 151.
  2. Burada Marc Augé’nin “yer” ve “yer-olmayan” ayrımı düşünülebilir. Ticari dolaşım alanları — mağazalar, istasyonlar, havaalanları — geçiciliğin egemen olduğu “yer-olmayan” mekânlardır. Ama Macera için sahaf anonim bir geçiş alanına dönüşmüyor; aksine hafızanın, tanışıklığın ve sürekliliğin olduğu bir yere dönüşüyor. Çünkü anlatıcı oranın ritmini biliyor, yeni gelen kitapları gözlüyor, kimlerin çabuk satıldığını fark ediyor. Yani mekânı içeriden deneyimliyor.
  3. Walter Benjamin. (2008). Unpacking My Library. Penguin, s.
  4. 4.Benjamin, 2008, s.8-9.
  5. Dicle Keskinoğlu. (2023). İkinci Şans Kitapçısı. Can Çocuk, s. 32
  6. DicleKeskinoğlu, 2023, s. 28.
  7. Walter Benjamin. (1993). Pasajlar. Çev. A. Cemal. YKY, s. 86.
  8. Christopher Vogler. (2009). Yazarın Yolculuğu. Çev. K. Şahin. Okyanus, s. 53.
  9. Behçet Necatigil. (2025). Şiirler. YKY, s.214.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki yazı
Bir Uyarlama Örneği Olarak Beyaz Diş
Sonraki yazı
“Yer” Olarak İstasyon: Aidiyet, Bellek ve Modern Eğlence Kültürü

Son Yazılar

Menü