Bir Uyarlama Örneği Olarak Beyaz Diş

 

Seçil Büker

Giriş

Bu yazıda, Beyaz Diş’i (Alexandre Espigares, 2018) eyleyenler ve uyarlama kuramları açısından çözümlemeyi amaçlıyorum. Yazının odaklandığı önemli konulardan biri de aidiyet duygusudur. Eyleyen, olay örgüsü içinde eyleme etkin ya da edilgen biçimde katılan varlık ya da nesnedir.

Ayrıca “evden ayrılma” ve “yasağı çiğneme” gibi anlatısal işlevlere de değindim. Film kişilerinin adlarının anlamlarını da yorumlamaya çalıştım.

Bu açıklamalar, yazmaya meraklı çocuklara yol gösterebilir. Çocukla birlikte filmi izleyen yetişkinler, sorular yönelterek çocuğu düşünmeye teşvik edebilir.

Film üzerine daha önce yapılan değerlendirmelerde genellikle Beyaz Diş’in vahşi doğasından kaynaklanan savaşçı yönü vurgulanır. Bu savaşçı yön, toplumsallaşma sürecinde barışçıl bir tutuma dönüşür. İnternette bu konuyu ele alan pek çok yoruma rastlamak mümkündür. Ben ise daha çok, film anlatısına ilişkin kavramlar üzerinden bir çözümleme yaparak aidiyet sorununu gündeme getirmeye çalıştım.

Nasıl bir uyarlama?

 Linda Hutcheon, A Theory of Adaptation’da (1) uyarlamaların ikincil ya da türev metinler olmadıklarını; özgün yapıtı dönüştüren ve yorumlayan metinler olduklarını vurgular. Bu bağlamda 2018 uyarlaması, Jack London’ın doğalcı evrenini korumaktan çok onu çağdaş izleyici için yeniden kurar.

Ona göre uyarlama, aynı hikâyenin yeniden anlatımı ya da yeniden yorumlanmasıdır. Romanda doğanın sert yasaları sayfalarca betimlenir. Güç, hayatta kalma ve tahakküm öne çıkar; film ise Beyaz Adam’ın şiddetini, aidiyet duygusunu ve sevgiyi öne çıkarır.

Robert Stam de uyarlamayı “yeniden kodlama” ve “dönüşüm” olarak tanımlar. Filmde Beyaz Diş’in iç dünyası, jestler, mimikler ve müzik aracılığıyla “insanlaştırılmış” bir biçimde yeniden kurulur. Stam’in belirttiği gibi, bu tür dönüşümler bir kayıp değil, filmin doğasından kaynaklanan dönüşümlerdir. Uyarlamada önemli olan metinlerarasılık değil, kültürel bağlamdır (2). Uyarlamada sadakat sorun değildir; önemli olan, romanı farklı bir izleyici için farklı ideolojik önceliklerle ele almaktır.

Uyarlama kuramı açısından roman ile film arasındaki farkı “sadakat” sorunu çerçevesinden çok daha geniş bir bağlamda ele almak gerekir. Kuramcılardan yola çıkarsak, “film romana ne kadar sadık?” sorusundan çok “film neyi, nasıl yeniden yorumluyor?” sorusuna odaklanmamız gerekir.

Roman yetişkinler için daha uygundur; film ise çocuk izleyiciye seslenir.

 Şiddet seyirlik nesneye dönüşür

Beyaz Diş başladığında Yukon Vadisi alabildiğine uzanır; sanki hiç bitmeyecek gibidir. Vadi sona erdiğinde, kasabada, kapalı bir mekânda yüksek sesle konuşan erkekleri görürüz. Az sonra merdivenlerden bir köpeğin ayakları görünür. Beyaz Diş, iki dövüş köpeğine karşı tek başına savaşmak üzere alana getirilir. Beauty Smith, onu iki köpekle dövüştürerek çok daha fazla para kazanacaktır.

Beyaz Diş öylesine güçlü bir köpektir ki şiddet yanlısı erkekler onun üzerinden para kazanmak ister. Öte yandan, hayvanları dövüştürerek bu dövüşü seyirlik bir gösteriye dönüştürürler. Dövüş sahnelerinde bayılan Beyaz Diş nesneleşir. Özne konumundaki erkekleri durdurmak isteyen Şerif Weedon Scott’ı ise başka bir erkek vurarak bayıltır.

Acının seyirlik bir nesneye dönüşmesi çok eskilere dayanır. Susan Sontag, savaş görüntüleri karşısında duyarsızlaşan ve şiddeti bir tür seyirliğe dönüştüren günümüz insanından söz eder. (3). Geçmişte ise hayvanlara uygulanan şiddet başlı başına bir seyirlik gösteriydi.

Sontag, “Savaşı erkekler yapar; çoğu erkek savaştan hoşlanır,” derken, içimizi burkan şiddet görüntüleri karşısında şiddetin çoğu kez kınanmadığını da vurgular. “Çünkü konu başkalarının acılarına bakmak olduğunda, herkesçe baştan kabullenilmiş bir ‘biz’ yoktur,” der. Şiddet bir köpeğe uygulandığında, onu “biz” olarak algılamamız çok daha zordur.

İleri atlama ve geriye dönüş

Film, ileriye doğru kayarak daha sonra olacakları gösterir; olay örgüsünü klasik bir neden–sonuç ilişkisiyle kurmaz. Beyaz Diş’i ve şerifi baygın hâlde bırakan yönetmen, bir geriye dönüşle izleyiciyi annesinin koynunda yatan Beyaz Diş’e götürür. Böylece anlatının temel işlevleri işlemeye başlar.

Anne, Beyaz Diş’in yuvadan dışarı çıkmasını yasaklar. Ancak yuvanın karanlığında, dışarı açılan boşluktan sızan ışık onun aklını çeler ve yuvadan ayrılmasına yol açar. Böylece kahraman yasağı çiğner.

Öyleyse Beyaz Diş’in özne olma yolunda ilk adımı attığını söyleyebiliriz. Ancak özne olmak o kadar kolay değildir; istemek yetmez. Greimas’a göre güç ve bilgi de gereklidir (4).

Doğanın sesleri ve görkemli güzelliği onu öylesine etkiler ki Beyaz Diş’in yuvadan ayrılmaya karar vermesine yol açar. Doğanın tekinsiz olduğunu bilir. İlk tehdit onu ürkütür; kaçarken tepeden yuvarlanır ve ırmağa doğru sarkan bir ağacın dalına tutunur. Dal kırılınca suya düşer. Annesi onu kurtarır. Ne güzel bir anne… Adı Kiche’dir. Eyleyenler açısından bakarsak annesi onun yardımcısıdır.

Onu eğitir ve korur; avlanmayı öğretir. İlk avı bir tavuktur. Bu eylemi gerçekleştiren elbette annesidir. Filmin sonuna doğru, şerifin eşi Maggie Scott onu eğitene dek, Beyaz Diş’in kurt soyundan gelen genleri etkisini sürdürür; bu nedenle pek çok tavuk yaşamını yitirir.

Annesi, yabanıl bir kediden onu korumak için dövüşür. Beyaz Diş ise şimdilik saklandığı oyuktan annesini seyreder. Yönetmen, Beyaz Diş’in bakış açısından doğayı bize gösterir. Daha sonra Beyaz Diş, orman meyvesiyle yüklü bir dalı annesine armağan olarak getirir.

Doğada aç kalmak zor

Beyaz Diş’i korumak isterken bacağından yaralanan anne, yiyecek bulmakta zorlanır ve güvenli bir ortam arar. Birlikte yerlilerin köyüne doğru yol alırlar.

Tepeden köye baktıklarında, izleyici yaşlı bir adamın Üç Kartal adında birine seslendiğini duyar. Aşağı indiklerinde, ikilinin yarı kurt doğaları yerlileri ürkütür. Ancak yaşlı ve bilge Gri Kunduz anneyi hemen tanır.

Peki, yardımcının adı neden Gri Kunduz’dur? Amerikan yerlilerinin adlandırma biçimleri doğayla ilişkilidir; doğayla iç içe yaşarlar. Kabile nehir kenarında yaşadığı için ailesi, oğullarının kunduzlar gibi nehre hâkim olmasını istemiş olabilir. Ya da “gri”, sakin bir renk olduğu için bu ad verilmiş olabilir. Nitekim Gri Kunduz, sakin ve bilge bir yaşlı adamdır.

Beyaz Diş’in adını da Gri Kunduz’un koyduğunu öğreniriz. Gri Kunduz’un adındaki “gri” ne anlama gelir? Gri, sakin ve sessiz bir renktir; kırmızıdan oldukça farklıdır. Filmlerde renklerin anlamları vardır; ancak bu anlamlar filmden filme değişebilir. Renkler, filmlerde sabit bir koda dönüşmez; bağlam içinde anlam kazanırlar.

Kunduz nasıl bir hayvandır? Kunduzların “mimar” oldukları söylenir. Öyle yuvalar inşa ederler ki çamur, ağaç kabuğu ve kamış kullanırlar. Hatta akarsular üzerine baraj bile yaparlar; bunlara “kunduz barajı” denir. Yuvalarının havalandırma delikleri vardır.

Onların yerlilerin köylerine dönmesi, “yer” kavramını düşünmemizi sağlar. Bir yere ait olmak ne demektir? Martin Heidegger’den esinlenerek aşağıdaki sorular tartışmaya açılabilir: Demiryolu istasyonları ve pazar yerleri mesken (konut) sayılır mı? Bir yerde, örneğin sevdiğiniz bir pastanede, kendini evinde hissetmek oraya ait olduğumuzu gösterir mi? (5). Tim Cresswell’e göre “yer”, insanların ilişki kurdukları ve bağlandıkları mekânlardır. İnsanlar bu mekânlara anlam yükledikçe mekân bir “yer”e dönüşür.

Beyaz Diş, Gri Kunduz’un köyünde doğmuştur; adını da ona Gri Kunduz vermiştir. Annesi de aynı yerde yaşamıştır. Bir yerin sakini olmak ve orada barınmak, aidiyet duygusunu yaratır. Oysa tren istasyonu bir barınma (iskân) alanı değildir.

Cresswell, mekânın “yer”den daha soyut bir kavram olduğunu söyler (6). Mekân, yerden farklı olarak kendiliğinden bir anlam taşımaz; insanlar (ya da Beyaz Diş) ona anlam yükleyip onunla ilişki kurduğunda mekân bir “yer”e dönüşür. Beyaz Diş bir süre şerifin evinde kalır; ancak burası en azından ait olduğu yere yakındır. Aile başka bir eyalete taşınmak istediğinde ise bu karara uymakta zorlanır. Şerif, taşınacakları eyaletin daha sıcak olduğunu söylediğinde, Beyaz Diş iklim koşulları da dâhil olmak üzere her şeyin değişeceğini anlar ve ait olduğu yerden ayrılmak istemez.

 Altına hücum

Gri Kunduz da ait olduğu yerde yaşamak ister. Köye gelen yetkili, yerlilerin yaşadığı araziyi altın arayıcılarının satın almak istediğini söyler. Gri Kunduz, atalarının bu topraklarda yıllardır yaşadığını belirtir. Ancak kısa süre sonra burada kalabilmek için araziyi satın almak zorunda olduğunu anlar. Bunun için daha çok avlanmaları ve kadınların, av hayvanlarından elde edilen yün iplikten daha fazla eldiven örmesi gerekir. Gri Kunduz, eldivenleri Fort Yukon’daki pazarda satarak gerekli parayı kazanacaktır. Ancak bunun için kendilerine ait olmayan topraklarda da avlanması gerekir. Avlanma izninin bedeli olarak Beyaz Diş’in annesini bir yabancıya vermek zorunda kalır.

Amerika’nın yerlileri için bu topraklar bir “yer”dir. “Yer sevgisi” kavramını geliştiren Yi-Fu Tuan, yer kavramını mekânla karşılaştırır ve insan ile yer arasındaki duygusal bağı vurgulayan topophilia (yer sevgisi) kavramını ortaya koyar (7). Böylece Heidegger’le buluşur ve insanın var olma biçimi olarak “ikamet etme” kavramına ulaşır. İnsan, kök saldığı yerden ayrılmak istemez. İnsanın var olma biçimi, bir “yer”de olması, o yeri deneyimlemesi ve o “yer”le bağ kurmasıdır. Bağ kurmak, yaşamın temel koşuludur. Bu durum hem insanlar hem de Beyaz Diş için geçerlidir.

Gri Kunduz yola çıkmak için hazırlanır. Torunu, büyükbabasına kendi elleriyle bir kese yapar. Gri Kunduz onu boynuna geçirir ve “Benim için kaygılanmayın; yanımda torunumun benim için yaptığı kese var,” der. Bu durumda torunun bağışçı olduğu söylenebilir mi? Belki söylenebilir; ancak kese sihirli değildir. Gri Kunduz’un yanında bir dostu, Beyaz Diş vardır.

Kasabaya vardıklarında, yerli olduğu için Gri Kunduz aşağılanır. Beyaz Diş ise onlar için para kazanma aracıdır. Engelleyiciler (saldırganlar), Beyaz Diş’i ele geçirmek için akıl almaz planlar yaparlar. Frantz Fanon, sömürgeci sistemin yapısındaki şiddete odaklanır. Sömürgeciliğin, diyalektik bir ırksal nefrete—yani çatışma hâlindeki iki ırksal grup arasındaki düşmanlığa—dayandığını vurgular (8). Ötekileştirilen yerli hem duygusal hem de fiziksel şiddete maruz kalır. Ezilen yerlinin toprağını ve geçmişini hedef alan egemen güç, Beyaz Diş’in de esenlik içinde yaşamasına izin vermez.

Beyaz Diş, onlar adına dövüşen bir köpeğe dönüşür. Üstelik iki vahşi köpekle dövüşmek zorunda bırakılır; yalnızca kötülerin daha çok para kazanması uğruna. Böylece filmin başlangıç bölümüne gelmiş oluruz.

Sonuç yerine

Beyaz Diş, kendi gücü ve bilgisiyle Şerif Weedon Scott’ın evine ulaşır. Maggie Scott onu doyurur; şerif de onu sever. Böylece her Beyaz Adam’ın kötü (saldırgan) olmadığı gösterilmiş olur. Nitekim filmin başlangıç bölümünde şerif, hayvanlara yöneltilen şiddete de karşı çıkar ve bu uğurda kendisi de yara alır. Eşi Maggie, Beyaz Diş’i eğitir; Beyaz Diş tavuklara saldırmaktan vazgeçer. Böylece suçlunun kötü adamlar olduğu vurgulanır; sistem kendisini aklar.

Scott ailesi de ait oldukları “yer”e gitmeye karar verdiğinde Beyaz Diş, kendi “yer”inde kalmayı seçer ve Amerikan yerlilerinin köyüne döner. Böylece özne olmanın üç koşulunu gerçekleştirmiş olur: istek, güç ve bilgi. Artık özerk bir öznedir.

Yeniden uyarlama kuramlarına dönmek gerekir. Film, ideolojik çerçeveyi gerçekten değiştirir. White Fang (2018), Amerikan yerlilerinin tarihsel olarak maruz kaldığı yerinden edilme ve yok sayılma süreçlerini doğrudan temsil etmese de beyaz yerleşimcinin doğa üzerindeki tahakkümünü merkeze alarak bu sömürgeci mantığı yeniden üretir. Filmdeki mekânsal dönüşüm ve sahiplik ilişkileri, kolonyal genişlemenin ideolojik kodlarının  “yeniden yazımı” olarak okunabilir.

Sonunda Beyaz Diş’i yine şerif kurtarır. Böylece Beyaz Adam aklanır. Amerikan yerlilerine yöneltilen katliam ve yok etme girişimi, İyi Beyaz Adam–Kötü Beyaz Adam karşıtlığına indirgenir.

Zorunlu göç ve yerinden edilme politikaları, filmde doğrudan temsil edilmek yerine doğa–uygarlık karşıtlığı içinde yeniden kodlanır. Robert Stam’in uyarlama kuramı çerçevesinde düşünüldüğünde, bu durum bir “yeniden kodlama” (re-coding) ve “dönüşüm” (transformation) sürecine işaret eder. Dolayısıyla film, kolonyal şiddeti görünür kılmaktan çok, onu doğallaştıran ve ideolojik olarak yeniden üreten bir temsil yaratmış olur.

SON!

 

Kaynakça

 

  1. Linda Hutcheon. (2006). A Theory of Adaptation. Routledge.
  2. Robert Stam. (2005). Literature though Film: Realism, Magic and the Art of Adaptation.
  3. Suzan Sontag. (2003). Başkalarının Acısına Bakmak. Çev. O. Akınhay. Agora.
  4. J.& Courtés, J Greimas. (1982). Semiotics and Language. Çev. L. Crist, vd. Indiana University Press.
  5. Heidegger, M. Düşüncenin Çağırdığı. Çev. A. Aydoğan. Say, 2008.
  6. Tim Creswell. (2004). Place: A Short Introduction. Blackwell.
  7. Tuan, Y.F. Space and Place: The Perspective of Experience. University of Minnesota Press, 1977.
  8. Frantz Fanon. (2001). The Wretched of the Earth. Çev. C. Farrington. Penguin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki yazı
Mumyalar Uyanır mı? İkiru (Yaşamak)
Sonraki yazı
İlişki Köprüsü: İkinci Şans Kitapçısı

Son Yazılar

Menü