Dünyanın Yaşlılığı İlhan Berk’in Gençliği

Halim Şafak

 “aşkın yaşı kaçtır ilhan berk’in kaç” (1).

 2024 başından beri nerdeyse bir yıla yakın zamandır İlhan Berk’in şiirlerini ve yazılarını okuyorum. Bu okumaların sonucunda ona yakın oylumlu yazı ortaya çıktı daha da çıkacak. Bu okumaları yaparken İlhan Berk’in şiirinde dert ettiği izlek ve bağlamların da peşine düştüm. Bu peşine düşmenin sonunda da İlhan Berk’in ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar insan ve insan olmayan hareketli hareketsiz canlılar, şehirler, kasaba ve köyler, mekânlar, nesneler ve şeylerle birlikte dünyanın daha özelde bütün içerenleriyle yeryüzüne dönük çoğunlukla lirik şiirler yazdığını ve bunlar üstünden düşünce/teori üretmeye çalıştığı sonucunu çıkardım diyebilirim.

Bununla da bitmiyor İlhan Berk yazdıklarına bakarak yaşamayı ama mutlulukla yaşamayı hem arzuluyor hem de iyimser bir umutla öncelemeyi nerdeyse kişiliği haline getirmiş bir şair olarak algılanabiliyor duruyor. Ama bu haksızlık ve zulüm karşısında isyan etmiyor anlamına gelmiyor. İlhan Berk kimi yerde emeğe verdiği değere bağlı olarak hak arama ve zulme direnme noktasında sözünü de esirgemiyor. Yanı sıra İlhan Berk’in insan ve hayvan emeğine gösterdiği ilgi ve duyduğu saygı kadar birlikte yaşama arzusunun kışkırtmasıyla çalışma ve düşüncesine büyük bir değer verdiği ve bunu kalıcı bir tavra dönüştürdüğü de söylenebilir.

Erotizmin Şairi İlhan Berk 

Bütün bunlarsa genelde yeryüzü ve hareketli hareketsiz canlılar merkezli ve ekopoetik bir temelde ama daha çok döneminde epeyi bir tartışmaya yol açmış daha sonra övgü de almış Marksist bir bakışla ortaya konuyor. Yanı sıra yine şiirinin her döneminde- kimi insan cinslerine ve onların aşklarına ve cinselliğine dönük dikkate değer vurgular varsa da-  kadın-erkek aşkı ve daha çok kadın bedenini önceleyen bir erotizmi de yazdıklarında söz konusu ediyor. Hatta bunlardan hareketle İlhan Berk ekopoetizm kadar yaşanmış, yaşantılanmış erotizmin şairi olarak da kabul edilebilir.

Ama bunlar karşısında yazdığı şiirde zorunlu bir yaşama biçimi olarak yaşlılık pek yer kaplamıyor. Yaşlılık çoğu zaman ele aldığı izlek ve olgulara bağlı olarak insanın hallerine yöneldiğinde neredeyse tek ya da bir iki dizede ortaya çıkıyor ve sonra tekrardan kayboluyor. Hatta buradan yola çıkarak İlhan Berk’in kendi yaşlılığından çok başka insanların yaşlılığını anormalleştirmeden hatta daha da normalleştirerek, doğallaştırarak yaşanması gereken bir süreç ve olgu olarak şiirlerinde yine ele aldığı izlek ve konulara bağlı olarak söz konusu ettiği söylenebilir.

Buraya kadar belirtilerden hareketle İlhan Berk’in hayatının hiçbir döneminde kendine ve hayatına dönük dikkate değer bir yaşlılık tartışması yaptığını ve bu temelde şiirler yazdığını söylememiz mümkün görünmüyor. Hatta onun daha çok her bağlamda bir gençlik vurgusuyla şiirlerini yazdığını iddia edebiliriz. Bir bakıma İlhan Berk hayatı boyunca yaşlılığını bir sorun ya da yaşama biçimi olarak ele almamış, tartışma konusu etmemiştir diyebiliriz. Bir başkasının yaşlılığına dönük vurgularından kendi yaşlılığına dönük çıkarımlar yapmak mümkünse de bunun yeterli olacağını da sanmıyorum. Ben de bütün bunlardan dolayı kendimi İlhan Berk’i en gencimiz olarak kabul edenlerdin biri sayabilirim.

İlhan Berk’in uzun bir dönem hem şehir hem de mekân olarak İstanbul’la hem geçmiş hem de bugün temelli, onun nesneleri, şeyleri kadar özellikle orda yaşayan kadınlı, erkekli, çocuklu zanaatkârlara, ustalara, cümle çalışanlara, amele ve rençperlere insan emeğine ve çalışmaya dönük düşüncelerine bağlı olarak ilgi gösterdiğini ama bütün hikâyelerinin sonunu doğal olarak şehir kadar belki ondan da çok denize bağladığını biliyoruz. Buysa deniz kadar denizcilere ilgi göstermesinin de nedenlerinin başında gelir. Bu yazıda ele alacağımız seksenlerin başında yazılmış olması mümkün şiir de bu düşüncenin ürünüdür.

Kendi yaşlılığına değil de başkalarına dönük yaşlılık şiirlerinden biri “Yaşlı Gemiciler”dir (2).

YAŞLI GEMİCİLER

 

Sabahla

        her günkü yerlerine gelip oturuyorlar.

Bakarlar suya. Sesleri

öbür dünyadan sesler sanki.

 

                               -Hani,

su alıyordu tekne. Dümenin

başında gittik geldikti ölüme.

 

-Bir karabatak,

                        başaltına vurup kalmıştı

O karabatak hiç çıkmaz aklımdan.

 

-Cenazem geldi o gün gözümün önüne

çarşıdan geçiyorum

                        omuzlarında arkadaşların.

 

                        Hâlâ kulaklarımda

Batıyoruz! dediği Ateşoğlu’nun.

 

Bütün gün konuşuyorlar.

Sönmüş bir cigara parmaklarının arasında

Bakarlar suya. Ölü suya.

                               Kahvenin

aynasında gider gelir gök

Bir zamanlar bir yerlerden tanıdıkları.

 İlhan Berk

Mekanlar ve İlhan Berk 

Bugünde de etkilerinin olduğunu söylemek az çok mümkünse de insanın geçmişe dönük ilgisi daha çok yaban ve yaşadığı mekânlar temelinde biçimlenir. Burada yabanı yeryüzü yaşadığı mekânları doğduğu ve çocukluğunun geçtiği evlerden başlayarak köy, kasaba, mahalle ve şehir mekânı temsil eder. Bu ikisinin yanına belki yeryüzünün bir parçası olarak akarsuları, gölleri ve denizleri de koymak gerekir.

Kıyının iki yanında yaşayan denizi yurt bilmiş ve hayatını öyle yaşamış, denizi hayatının en önemli bir parçası yapmakla kalmamış, geçim etmenin yollarından biri haline getirmiş ve denizi bir mekân olarak kabul etmiş Rumlar ve daha başka halkların hayatına bakarak Ege, Akdeniz, Karadeniz’i bir yana koyarak belirtirsek bir iç deniz olarak Marmara denizinin özellikle İstanbul’un kendini oluşturmasında ve gerçekleştirmesinde denizin belirleyiciliği noktasında büyük ve önemli bir katkısının olduğunu yazabiliriz. Hele bu şehrin çoğu sokağı denize açılıyorsa, denize iniyorsa, penceresinden, balkonundan ilk görünen de deniz ve orda salınan kayıklar, tekneler, gemiler ve suda oynayan cümle su canlıları, kuşlar ise bunun dikkate değer ve önemli bir yaşama biçimini oluşturacağını ve bunu da kalıcı hale getireceğini kestirebiliriz.

Buysa çoğu yoksul için denizin bir mekân kadar bir geçim kaynağı olduğunu söylememizi kolaylaştırırken alaylı bir denizciliğin ve bir o kadar gemiciliğin sözünü etmemizi kolaylaştırır. Gidip gelmesi Marmara denizi ile sınırlı ya da ötesine gitmiş gelmiş hatta okyanusları aşmış denizciler için yaşlılıkta da mekân olarak deniz ve onun insan dolu kıyıları kuşkusuz önemlidir.

Evden çıkabilecek durumda olan yaşlılar nerdeyse işe gider gibi sokaklara, yakın kahvehanelere birkaç kişi gelir çoğunlukla akşama kadar otururlar. Dindar olanlar ise bu zamanı daha çok cami avlularında ezanın okunmasını derin bir suskunlukla bekleyerek geçirirler. Bu insanlar ya baştan birbirlerini tanıyorlardır eski arkadaştırlar, aynı işte çalışmıştırlar, ev komşusudurlar ya da mekân olarak seçtikleri kahvehanede, parkta, camii avlusunda tanışmışlar ve bir zaman sonra arkadaş olmuşlardır.

Denizi terk eden ya da denizin onları terk ettiği yaşlı denizciler özellikle İstanbul gibi yerlerde daha sonra da soluğu deniz kenarında alırlar. Deniz kenarına atılmış banklar, kahvehaneler, çay bahçeleri onların ölümden önceki son mekânlarıdır. Kimi zaman kalkar iskelede ağır ağır yürüyüşler yaparlar ama daha çok denize bakarlar. Deniz ve eski yolculuklar üstüne konuşurlar. Kayıkları, tekneleri, gemileri görünce acıyla iç geçirirler. Bunu da o geçmişi özlemeleri bir yana unutmamak için yaparlar. Bu aynı zamanda bir zamanlar yaşadıklarının üstünden geçmeleri hatta o günleri parlatmaları ile de ilgili bir durumdur.

Her zaman kaç kişiyseler aynı yerlere banklara, sandalyelere otururlar, aynı masanın etrafında toplanırlar. Konuşmadıkları, birbirlerine bakmadıkları zamanlarda yalnızca iki şeye bakarlar bunlardan birinci sudur yani denizdir, ikincisi ise uçsuz bucaksız gökyüzüdür. Aslına bakılırsa çalıştıkları dönemde hayatları suyun üstünde gökyüzünün altında geçmiştir.

Yaşlının Sesi

Sesleri duyulur duyulmazdır. Nerdeyse birbirleriyle fısıldaşarak konuşur ve anlatırlar. Oturdukları masanın, bankın kahkahalara boğulduğu zamanlar öyle çok görülen, yaşanan bir durum değildir. İhtimal aynı usul sesle artık yanlarında olmayan çocuklardan, eşten, konu komşudan, dünya hallerinden konuşsalar da onları asıl mutlu eden, yaşadıklarını duyumsatan deniz ve gökyüzüdür.

Malum genel algıdır, kabul görmüş ama aşağılık bulunabilecek bir şeydir. Yaşlılar aynı zamanda gitme, ölme zamanı gelmiş insanlardır. Tam anlamıyla bir öteki değilseler de fazlalık olarak görüldükleri çok olur. Bu durum onların çoğu zaman mırıltıyla süren konuşmalarının sanki başka bir dünyadan gelen sesler olduğu gibisinden düşüncelere de yol açar. İlhan Berk de öyle anlamıştır: “Sesleri/öbür dünyadan sesler sanki.”.

Onların ki son tahlilde Norbert Elias’ın altını çizdiği gibi ölmekte olanların yalnızlığıdır. Yalnızdırlar. Baktıkları deniz ve gökyüzü dışında birkaç arkadaş ve birkaç dostturlar. Zaten bu yalnızlıktır ki onları her gün sokaklara düşürür ve deniz kenarına getirir.

Aralarında kimi zaman uzun kimi zaman kısa süren kimi zaman hararetli kimi zaman dinginleşen konuşmaların merkezinde ise o denizde kayıkta, gemide geçen ve onlarda iz bırakan unutmaya yanaşmadıkları anılar başı geçer. Bunları kimi zaman hep birlikte yaşamışlardır kimi zamansa içlerinden biri yaşamış, ötekiler tanığı olmuş ya da sonradan öğrenmiştir.

İçlerinden artık hangisi anlatıyorsa teknenin su aldığı günlerden biridir. Aslında küçük teknelerin, kayıkların en çok başına gelen şey her hangi bir nedenden dolayı su almasıdır. Böyle bir günde hepsi dümenin başında toplanmıştır. Belki de içlerinden biri, birileri tekneye dolan suyu kovalarla denize geri boşaltmaktadır. Kurtulmuşlardır ama bu onlara göre ölüme en çok yakınlaştıkları zamandır. Ölümle hayat arasında gidip gelmişler sonra teknenin dümenini yaşamaktan yana çevirmişlerdir.

Ama bu hikâyede onları ya da içlerinden birini asıl etkileyen teknenin su alması ölümle burun buruna gelmeleri değildir. “-Bir karabatak,/başaltına vurup kalmıştı/O karabatak hiç çıkmaz aklımdan.”

İlhan Berk’in ilk şiirlerinden başlayarak ekopoetik bir şair olduğunu insan olmayan hareketli hareketsiz canlılara dönük ilgisinin çok olduğunu hatta kendini onların şairi olduğunu bunu kendine bir görev olarak kabul ettiğini yazdıklarından biliyoruz. Bu yüzden de şiirde ölüm korkusundan çok karabatağın tekneye çarparak ölmesi onları etkilemiş anlatanın zihninde yer etmiştir.

Hikâyeyi anlatan o gün karabatakla kendi arasında bir özdeşlik de kurmuştur. Malum her canlı dünyaya kendi hayatını yaşamak için gelir. O gün de hayatını yaşamaya çalışan bir karabatak bir kaza sonucu hayatını kaybetmiş ihtimalen sularda kaybolup gitmiştir.

Ama teknenin batması ve bu nedenle ölmeleri bir yana insan ya da her hangi bir canlının ölümünün asıl hatırlattığı, hatırlatacak olduğu başka bir insanın ya da canlının ölümünden başka bir şey değildir. “-Cenazem geldi o gün gözümün önüne/çarşıdan geçiyorum/omuzlarında arkadaşların.” Her hangi bir canlının ölümü hep başka bir canlının ölümünü çağırır. Hatta biraz daha ileri gidelim her hangi bir ölüm bize kendi ölümümüzü, ölecek olduğumuzu hatırlatır.

Karabatak’ın ölümüne teknenin dolup boşalan suyuna Ateşoğlu’nun “Batıyoruz!” çığlığı karışır. O günden hatırlanan da o çığlık ve karabatak ölümünden başkası değildir. Tekrar ediyor olabilirim ölüm ölünceye kadar yaşamakta olanın öldükten sonra geride kalanın en temel sorunudur.

Denizciler arada içlerinden birinin ölümüyle azalsalar da en son kalan hem arkadaşlarının anısı hem de deniz ve gökyüzü için her gün adımlarını biraz daha kısaltarak ve daha yavaş gelerek aynı banka, masanın aynı sandalyesine oturur bir ufka bir denize bakar. Onlar içlerinden birisi kalıncaya kadar neredeyse her gün gelirler benzer konuşmaları yaparlar, denize ve gökyüzüne bakarlar. Sigaranın birini yakar birini söndürürler. Kimi zaman sönmüş bir sigara parmaklarının arasında öylece durur.

Bir zamanlar içinde, üstünde oldukları su artık onlar için ölü sayılır. Vapurla karşıdan karşıya geçtikleri olmuyorsa, teknelerle, kayıklarla bir yerden bir yere gitmiyorlarsa suyla ve gökyüzüyle kurdukları ilişki o bakma ve sonucunda derin derin düşünme ile sınırlıdır. Çünkü geçmişi geri getirmenin ve tekrardan yaşamanın imkân ve ihtimali artık yoktur. Onlar için o geçmişi birbirlerine anlatıp durmak ve denizle gökyüzüne bakmak dışında başka bir seçenek ne yazık ki kalmamıştır. Bir zamanlar tanıdıkları ne varsa hepsinin artık yabancısıdırlar. Deniz de, gök de olsa olsa eski bir tanıdıklarıdır, o kadardır. “Kahvenin/ aynasında gider gelir gök/Bir zamanlar bir yerlerden tanıdıkları.”

İlhan Berk özellikle ilk dönem şiirlerinde yabanla kurduğu ilişkiye rağmen insan merkezli bir şiir yazdı. Ama bunlar neredeyse hepsi yoksul ve çalışmak zorunda olan insanlardır.  Şair Marksizmle kurduğu ilişkinin de kışkırtmasıyla uzun bir süre o sivil kalabalıkların şiirini yazmış onların kederleri kadar mutlu oldukları anları dizelere dökmüştür. Onlar ameleler, rençperler, zanaatkârlar, ustalar, çıraklar, hayat kadınları ve denizcilerinden oluşan ve geleceğe umutla bakan ve geçmişin dünyasında yekûn tutan büyük ve kalabalık bir kitledir.

İlhan Berk onların işe giderkenki hallerinden işteki hallerine, sokaktaki, evdeki durumlarına ruh hallerini özellikle gözeterek şiirinin konusu etmiştir. “Yaşlı Gemiciler” de onlar içinde yer alan denizcilerin denizle gök arasında artık kıyıda ancak yaşayabildikleri yaşlılığını ele alan bir şiirdir. İlhan Berk kendi yaşlılığından çok dünyanın yaşlılığının şiirini yazmış ve oradan düşünce çıkarmış bir şairdir.

Kaynakça

  1. . Halim Şafak. (2016). Yasakmeyve. (83), s.34. (Halim Şafak’ın İlhan Berk için yazdığı şiir.)
  2. İlhan Berk (1993). Deniz Eskisi, Deniz Eskisi Şiirin Gizli Tarihi. Adam, 1.Baskı: Ocak 1982, 2. Baskı: Ağustos 1993,İstanbul, s.25.

 

Önceki yazı
İnci’ye Uçuş Uçuş Bir Mektup: Belki Hep Vardın!
Sonraki yazı
Yaşlılar İçin Kalıpyargılar: huysuz, ağır, beceriksiz, teknoloji özürlü, hasta, çirkin, huzursuz, bencil, inatçı, durmadan horlayan.

Son Yazılar

Menü