Melisa Gürpınar kızına seslenirken şöyle der:
sen bir ozan kızısın dedim ya
ne yapalım katlanmak zorundasın (1).
Senin babaannen de ozan değil, başka babaanneler gibi kurabiye yapmasını da bilmez. Yemek yapmasını hiç sevmez.
Senin babaannen okur kimi kez eline ne geçerse kimi kez de seçtiklerini. Okumaz yazmazsa başı ağrır.
Ne yapalım sen da “katlanmak” zorundasın böylesi bir babaanneye. Sen de beni bağışlarsın artık.
Babaannen 60’lı yıllarda Eskişehir’de şeker fabrikası salonunda Ankara Devlet Tiyatrosu’nun bir oyununa gitti. Oyun Shakespeare’in Hırçın Kız’ı. Bu onun ilk tiyatro deneyimiydi ve oyunu pek beğendi. Bir pencere açılmıştı içinde.
Melisa Gürpınar Okyanus Penceresi adlı şiirinde bu pencere meselesini şöyle anlatır:
balıkçıl yoksulluklar yüzüyor
ya da bolluklar
yorgun sularda
atlas Okyanus’una bakıyorum
bir pencereden
bir pencere açılıveriyor içimde(2).
Babaannenin penceresi
Babaannenin içinde de bir pencere açılıverdi. Pencerede suskun ve kara delikler vardı. Çevirmedi başını babaannen kara deliklere, deliklerin ışığı da yoktu ki görsün onları kadıncağız. Zaman durmuştu ya da ağır akıyordu kara deliklerde. Aslında yüktü o delikler ama babaannen farkında değildi. Temizlemek gerekiyordu pencereyi. Şöyle güzelce bir silmeliydi penceresini. Ama o fark etmedi taşıdığı yükü. Derken daha büyük bir kente gitti, kimse dudak bükmedi penceresindeki kara deliklere. Tutuşturuverdiler eline Nezihe Meriç’in Menekşeli Bilinç kitabını.
Ben ölü kızlar kervanına girmeyeceğim.
ÖLÜ KIZLAR KERVANI
ÖLÜ KIZLAR KERVANI
ÖLÜ KIZLAR KERVANI(3).
Menekşeli Bilinç bitti. Öyküde Naciye vardı, bahçesine menekşeler eken bir kadın. Anlatıcı menekşeleri şöyle anlatıyordu: “O zamandan beri en sevdiğim çiçek menekşedir. Tanrım ne güzeldir, o morun içindeki sarı” (4). Anlatıcının annesi ise Naciye’ye inat içine kokmuş kıyma boşaltılmış çöp tenekesini koyarmış kendi avlusunun bahçelerine. Sinekler menekşelere doğru uçarmış. İnsanın içindeki yaratıcı güç kimi kez uyur. Sakın bunu unutma Yağmur. Sonra bir bakarsın uyanıvermiş, kendin de anlamazsın önceleri nasıl olup bittiğini. Uyumakta olan yaratma gücüne gelen işareti şair şöyle anlatır: /durmadan uyuyan yaratış/ bir işaret bekler benden/

ya da bir ses/ titrer yüreğimde bir sarraf terazisi/ açılır bilinmezliğin ıssız ve geniş yolları sanki (5). Öyle geniş bir yoldur ki / ömrünün son mevsimine o kapıdan girilir/.
Mor menekşeler büyüdü
İyi ki o kapı açıldı. Kapı açılınca mor menekşe anlam genişlemesine uğradı. Melisa Gürpınar’ın MOR BİR AYDINLIK adlı bir şiiri var. İşte tam da öyle oldu. Mor bir aydınlanma oldu yüreğimde.
İki yön vardı öyküde: Menekşeleri sineklendirenlerin yönü, bir de menekşeleri sulayanların. Ben de menekşeleri suladım. 1943 yılında Simone de Beauvoir L’Invitée’yi (Konuk Kız) yazdı. Kitap 1971 yılında Payel Yayınları tarafından yayımlandı. Paris’ten esen rüzgârlar çoktan zaten kulaklarımıza bir şeyler fısıldamaya başlamıştı. 1962’de Kadın Nedir (Le Deuxième Sexe, Düşün Yayınevi), 1965’te Kadın Bu Meçhul adıyla (Le Deuxième Sexe) elime geçti.

İkinci Cinsiyet’i Altın Kitaplar Yayınevi övünerek sundu (6). Derken Kate Millett Cinsel Politika’yı (1973) yazdı. Beauvoir “Kadın doğulmaz kadın olunur” demişti. Ne demek anladım iyice. Sonra Melisa Gürpınar’ın şiirinin “kadın olmayı” benden çok daha iyi anlatabildiğini gördüm. /biz kadınız/ ozan olmadan önce/ bize küçük işler/ belki de seviyoruz diye verirler dünyada/ ve bir gün/ erkekler bütün üstünlüklerini/ ve büyüklüklerini sunabilirler sana/ altın bir tabakta saygılarıyla/ tabii erkekçe bir koşullanmayla/ hiç güvenin kırılmasın kendine/ (7).
“Hırçın kızlar” huysuz mu yoksa utangaç mı?
Olanlar oldu ve babaannen Hırçın Kız’da Sinyor Baptista’nın ”inatçı“ ve ”huysuz“ olarak nitelendirilen kızı Katherina’nın aslında ayakları üzerinde durmaya çalışan, erkek egemen topluma başkaldıran bir kadın olduğunu anlayıverdi. Katherina’ya ”şeytan“, ”hırçın kız“ diyorlardı. Talibi daha sonra kocası olan Petruchio: ”Kate ben sizi hırçın kedilikten çıkarıp rahata ermiş diğer kediler gibi ev kedisi yapacağım“ diyordu. Katherina: “Herhalde efendim, izin vardır konuşmama. […] Dilim elbette yüreğimdeki öfkeyi dışa dökecek, içimde kalırsa yüreğim patlayacak yoksa. […] Sonuna kadar ve keyfime göre özgür davranacağım (8).
İşte o zaman okyanusa açılan iç penceredeki kara delikler yitip gittiler. Bir daha da hiç gelemediler. O zamanlar kadınlar şiir yazdıkları için utanırlardı. Kadın olmak eksik olmakla eş anlamlıydı. Yazamaz mıydı kadınlar şiir? Yazarlardı hem de en güzelini biraz da utanarak. 1962 yılında ilk şiir kitabı Umut Pembeleri yayınlanan Melisa Gürpınar da utanarak imzalamıştı kitabını bir erkek şaire. O kitap sahafların tozlu raflarından babaannenin eline düştü. Hiç şaşırmadı yazılanı görünce babaannen ama buruk bir acı da yüreğini dağladı. Utanırdı kadınlar o zamanlar.
Kurşun dökülürken nazar da çıkar
Ölü Kızlar Kervanı’ndan bir ân’da çıkılmaz. Usul usul çıkmak gerek, kimseleri ürkütmeden. Yoksa kurşun döktürürler, temizlensin “kirli” enerjiler diye. Kepçe kalkar havaya, ben örtünün içinde ürkek, tastaki suda patlayan kurşun haritalar çizerek dağılır çevreye. Sonra onlar saklanır. Göz göz olursa dökülen kurşunlar her şeyin nazardan kaynaklandığına inanılır.
Başında oyalı bir çemberle gelen nine
Bilirim kurşun dökerdi (9).
Her mahallenin bir ninesi vardı. Ninelerin elinde bir çıkın olurdu, iki yana salınarak gelirlerdi, dizleri ağrısa da. Kahve, sohbet sonraya bırakılırdı. Her şeyden önemlisi şeytanın kovulmasıydı. /yanık ve dindar bir sesle şeytanlar çizerdi tasta/ (10).
Tanımaz olur muyum,
Sen ninesiydin mahallemizin,
Kurşun döker
Hatim indirirdin(11).
Dökülen kurşunların pek yararı olmadı ki ölü kız olmamaya karar verenler sakıncalı kitaplar okudular. Şairler sakıncalı dizeler yazdılar. Aslında sansür kurulu bir baksa ne sakıncalı dizeler bulurdu Gürpınar’da. O görünmez olmayı başardı. Şanmış şöhretmiş bilmezdi öyle şeyleri. /senin anan ozan/ kimselerin tanımadığı bir ozan/ zaten ben tanınırsam/ kalamam ki artık o zaman/ bu anlamda bir ozan/ (12).
Bakmadılar onun şiirlerine. Kitapları yasakladılar kapağında Karl Marx, Engels, Fidel Castro ya da Che Guevara varsa duvarda. Saklandı Gürpınar. /bir ozan olduğumu istemem anlasın anam bile/ ne yapacağız bilmem eğer bir tanınırsak/ bütün insanlar duyar/ ve radyolar/ bir kadın durup dururken ozan oldu diye/ söz ederse haberlerin içinde/ oysa ben her durumda kendimi saklamayı severim/ (13).
Kimisi gömdü kitapları toprağa tohum eker gibi kimisi de korkak ki sanırım babaannen gibi, Porsuk’un serin sularına bıraktı.
Melisa Gürpınar İstanbul’da şiir yazdı.
/kitaplarım satılık/yasak/ kısa bir düş bile/ uyandım ki bir sabah/ yapayalnızım ülkemde/ herkes acıya seferber/ bir ben varım/ sesimde/ (14).
Korku sindirdi güzel olan ne varsa, bedenlerimiz kasıldı. Çok yorulduk bütün gün toz almış, temizlik yapmışçasına. / korku sindiriyor duygularımı/ birikiyor türkülerim kendimde/ yorulduk bütün gün/ uymak için kirli bir oyunun kurallarına/ (15).
Genç ölümlerin acısı
Devrimciler genç ölürler. Bizde de öyle oldu. Acılar kavurdu yüreğimizi, et parçası olan yürek çarpmaya başladı hızlı hızlı ilk kez. Dayanamadı acılara. O zamandan bu yana arada şaşırır, başlar koşmaya ne zaman gençler dövülerek öldürülse Eskişehir’de. Bombalar patlasa Kızılay’da. /Her kuytuda/ pusu kuran ölüm/ ve devrim umutları/ yürüyüşler/ ihtilal ve işkence…/ (16).
Üç küçük karanfildiler
Ölürken tozlu bir günün penceresinde
Bir örümcek bağlamıştı onları
İncecik ipliğiyle birbirine (17).
Ulucanlar’daki ağaç salınır durur o günden bu yana, acılı sesinin yerine. Umudun da ölümüydü bu genç kadınlar için. / bu nasıl şaşkın ve kararsız bir tanrı ki/ ölümü bir cenin gibi sıkıştırır içimize/ (18).
Kitaplarımız da yoktu artık, kendimizi temizliğe verdik. Titiz kadınlar olup çıkmıştık bir ân’da. Ovuyorduk gümüşleri, pirinçleri. Toz bırakmıyorduk hiçbir yerde. Artık eve yazgılıydık.
“Örneğin ben, ev işlerine verdim bir süre kendimi. Bir faraşa külleri koydum, sakız dövdüm tahta havanda, lekeli çarşafları çivitledim, lambanın fitilini kestim temizledim. […] Sırça kâselerin ve belki de bütün nesnelerin tozunu aldım ve özellikle beyaz bir giysinin, sonsuzluğun sonsuz tozlarını ve üreyen sürekli tozlarını derledim topaldım, kendimi ev işlerine verdim, ben yıllarca böyle yaptım, ah hep toz aldım” (19).
Ruhum bedenimin hızına yetişemedi toz alırken. Durdum düşündüm. Bir “karma” dedi, bir diğeri “tekâmül” dedi. Derken “ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyen Yunus’a kulak verdim. “Olabileceğimiz en iyi yer burası” derken edebi öğrendim. İniş kolaydı da çıkış zahmetliydi. Esnemek gerekiyordu. 2000 sonrası “Herkes kendi kitabını yazmalı” diyorlardı. Herkes kendisinin “terzi”si ya da “yazar”ı olacaktı. Varlık eyleminin bir şekilde sonucu ile karşılamaya hazır olmalı. Ne zaman ve nerede olacağı ise belli değil. Kitabını insan kendisi fark etmeden yazıyordu. 1992’de Gürpınar /al makası eline/ terzi Firdevs/ (20) diyordu. Terziler yoktu artık herkes kendi makasını kendi eline alacaktı. “Güzel elbiseleri” hoşgörü ve koşulsuz sevgiyle dikmeliydik. Kimi zaman çok da kolay olmuyordu. Nefreti sürdürmek yerine olabildiğince hızla tekâmüle doğru yol almak gerekiyordu. Kaçış yoktu o bizi yakalamadan biz yükselmeliydik ki gelince bizi bulamasın. 2008’te Gece Yarısı Notları’nda Gürpınar kızına seslenirken “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” demek istiyordu sanırım. /sakın kızım-sen bir ozan kızısın-/ kimseye sırtını dönme/ düşün ki tanrı ne yapsın/ dönmemek için sırtını her sevdiğine/çünkü bir ozan küsmesini bilmez/ alır şapkasını gider/ (21).
Çiçek göndermeyene de öfkelenmek yok artık kitabımda. Gürpınar’ı bu çiçek gönderme konusundaki tavrından dolayı mı sevdim ne? O da kendisine çiçek yollar. Ben de yollarım kendime çiçek. Gönderen: Seçil Büker. Alıcı: Seçil Büker. Çiçeği getiren bir garip bakar yüzüme. Gülümseyerek alırım çiçekleri sevdiğim birinden gelmişçesine. Yaşımı başımı almışım ama çiçek beklerim kapı zili çaldığında. / senin anan kehribar bir tespihle oyalanan/ ve gül yağı kokan bir hafız hanım değil/ […] / ya da yıllar önce ölmüş bir kadın hiç değil/-şimdilik-/ ara sıra kendine çiçek yollayan bir ozan/ (22).
Yalnızlığın tadını çıkarmak
Yalnızlığı da arkadaş tutmak gerekir evdeki emeklilik yıllarında. ”Ev. Kendimi sürgün ettiğim o ıssız ve tarihi ada“ (23). Arkadaşlarım çalışıyor, onlar emekli olmadılar, genç tümü. Ben Didem Madak şiirleriyle (https://dergipark.org.tr/tr/pub/moment/issue/36281/409730), geziniyorum odadan odaya. / Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından/ Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda/ Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman, Atıyor kendini raylara/ (24) dedim durdum. 2007 yılında İranlı kadın yönetmen Hana Makhmalbaf geldi aklıma. Filmde Baktay vardı okula gitmek için çırpınıyordu. (https://www.academia.edu/43585424/Bize_Bak_Se%C3%A7il_B%C3%BCker_). Tam da yazıyı yazdığım 2014 yılında sen geldin Yağmur. Aynı yıl güz aylarında Melisa Gürpınar öte âleme göçtü. Olsun bir yerlerden onun eliyle gelecek bu mektup sana.
Baktay bana esin verdi. Çocuklara kitap yazmaya başladım. Adı da Yağmur’un Sinema Kitabı oldu. Ferdinand ve Buzlar Ülkesi üzerine yazmıştım. Disney’in filmleri. Sen Buzlar Ülkesi‘ni seviyordun o zamanlar. Disney izin vermedi. Yılmadım, bezmedim merak etme. Yalnızlıkla başa çıkmanın çok yolu var. Okumak, yazmak, öğrenmek sürekli öğrenmek. Ve yalnızlıkla arkadaş olmak. /İyi ve kötü günde/ beni hiç terk etmeyen/ şu yaşlı sevgili,/ yalnızlığımdır!/ (25).
Simone de Beauvoir yetişti yine. Yaşlılık üzerine yazdığı kitap var ya o kitapta yaşlıların yaşadıkları çağ ile aralarındaki ilişkinin derinden değiştiğini söyler. “Bizim zamanımızda” derken yaşlılar bu değişimi sık sık gündeme getirirler. Arkadaşları olsa da yaşlıyı “dünyada tek başına kalmak gibi hüzünlü bir imtiyaz” bekler. Yaşıtları öte dünyaya göçmeye başladığında ”ölüm hiç de genel bir alın yazısı, soyut bir olay değildir; yakın ve ‘şahsi’ bir olaydır“ (26). /yaralı bir kurt gibi/ ölüm dolanır durur oldu çevremde/ aldı kokusunu yalnızlığın/ (27).
Torunlar varsa gerisi boş

Simone de Beauvoir yaşlıların “en sıcak ve mutlu hisleri torunlarına karşı hissettiklerini” söyler. “Torunlar gelince bir kuşak geride kaldığını düşünen büyükanne bunu kolay atlatır”. Torunlarını öyle candan sever ki zamanı ve boyutları aşar, onları düşlerinde görür. Gerçek yaşamda olduğu gibi sarılır onlara, hasret giderir. Büyükanne ve dede olmanın ayrıcalıkları: “Çocukları bedavadan, cömertçe sevebilirler, çünkü onlara karşı ne hakları ne de sorumlulukları vardır; çocukları yetiştirmek gibi bir iş omuzlarına yüklenmemiştir” (28). “Asık suratlı yaşlı” diye bir kalıpyargı var ya o asık suratlar torunları görünce gülümser. Yüzün gerginliği yitip gider. Çağ atladığını unutur yaşlı.
Yağmur canım hep aklında olsun. /Derler ki Doğu’dan gelen/ ve sonra dönüp/ gene geriye gitmek isteyen/ bir ırmakta yıkanmıştık biz./ İşte bunun için/ içimiz dışımızdan yaşlı,/ iğreti ve tersyüz edilmiş/ bir gocuk gibi/ gezdiriyoruz kendimizi/ binlerce yıldan beri/ (29).
Gürpınar’ın dizelerinde geçmiş, şimdi ve gelecek bir sıra izlemek zorunda değildir. “Geçmiş, bugün ve gelecek durumları, bir toplam olarak tek bir oluşa bağlanır […] Yani, bir an demek olan o tek oluş içinde, her yöne yönelen sonsuz zaman kavramı toplanmıştır” (30). Öylesine toplanmıştır ki sonsuz zaman kavramı şair karınca olduğu günlere gider.
eski bir karıncaydım belki ben
eski bir ülkede
küçük bir tümsektir evim ve üstünde bir tente (31).
Taş olarak ölmüştüm/ Bitki oldum./ Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum./ Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum./ Öyleyse ölümden korkmak niye?/
Karıncadan başlamak çalışkan bir kadına çok yakıştı. Hem çalışkan hem korkusuz: /ölüm benim sütninem zaten/ gece yatısına geldi/ geçenlerde evimize/ devirdik bir mangal dolusu ateşi/ odanın orta yerine/ dertleştik durduk/ dereden tepeden/ (32).
/ben de yürüdüm/ yürüdüm hiç bakmadan geriye/ (33). Ben de Bal Ülkesi’ni izlerken yürüdüm geriye. “Hatice binlerce yıl öncesine dayanan bir geleneği sürdürür. Eskiye dayanan yöntemlerle saf bal üretir. Sepet kovan balındaki arılara ya da doğal olana müdahale edilmez. Saf balın yarısı emeği verene yarısı da Hatice’ye kalır. Hakça bir bölüşüm söz konusudur.” Baba tarafından dedemin annesi Hatice gelir aklıma. Çerkezistan 1828 doğumlu. Anneminkilerde Kumanova yazıyor. Kumanova Üsküp’e çok yakın. Veli dedem de Vehbiye anneannem de Komanova’dan. Söylemesi ayıp dedem azcık hovarda. Filmdeki Hatice şarkı söyler: /Yandı Kumanova/ Tutuştu Preşova/ Üsküp’ün ortasında/ Veli Bey hovarda!/. Selam olsun sana Kumanovalı Veli dedem selam! Hatice, Veli dedemi görseydi? Bal kovanlarını bırakırdı onun peşinden Eskişehir’e gelirdi. Tıpkı anneannem gibi. (http://sineblog.org/saf-bala-saf-sinema-yakisir-bal-ulkesi/).
Yağmur’um bu Rumeli insanı var ya doğayı, çiçeği, böceği çok sever. Bir avuç toprak bulsa eker bir maydanoz kökünü hemen. Aynı filmdeki Hatice gibidir. Doğanın üstüne titrer. /Toprağın,/ tohumun ve filizin,/ ellerinle büyüttüğün/ fesleğenin de/ tut ki nöbetini/ hayatın ve ölümün/ aynı saksıda yeşerdiğini/ ilk gören sen oluşun/ belki günün birinde/ (34).
Umudu yitirmemeli insan. Eldeki olanaklarla da çok güzel şeyler yaratılır bu yaşamda. “Olumlu bakmak bu mu?” diye sorarsan. Yok canım değil tabii ki. Kötü olasılıkları da düşünmek gerekli, kendimizi korumak için. Yaşamak için tedbirli ve ürkek olmalıyız kimi kez. Ama her zaman değil. Sürekli kötü olasılığa odaklanmak alışkanlık yaratır. Bu kez endişe ve korku bizi ele geçirir. Bir ikilik var yaşamda: umut ve endişe. Aynı anda var olamıyorlar. Deneyimledim ben. Zihin “maymun” diyorlar ya. Bir düşünceden öbürüne sıçrayıp duruyor. Hiç durmuyor. Düşünceler gelince, bırakalım gitsinler. Biz odağımızı olumlu olanda tutalım. Bu bir çaba gerekiyor. Olumlu düşünmek üzerine çalışmamız gereken bir şey. Ben olumlu düşünmeyi Melisa Gürpınar’ın Yaz Mektupları kitabındaki dizelere benzetirim. / hatırlar mısın ay ışığı/ her günü karanlıktı hayatımın/ ve bir katran kazanıydı/ acı sözlerle kaynayan her anı/ bense sabırlı bir tohumdum/ akşamsefaları gibi/ delerdim betonu suskun ve kararlı/ (35).
Öneriler
- Melisa Gürpanır şiirleriyle ilgili diğer yazı: Melisa Gürpınar’ın yaza kavuşamayan sandalları ve kayıkları
- Seçil Büker’in Bilge Karasu yazısı için Çerçevesiz Fotoğrafın Küçülen Yaşlı Kadını yazısını ziyaret ediniz.
- Halim Şafak’ın “sonra işte yaşlandım” ve sonrasında Gülten Akın’ın yaşlılığı yazısı için tıklayınız.
- Ahmet Oktay’ın şiirlerinde yaşlılık imgelerini okumak isterseniz: “En sadık imgeler” ve Ahmet Oktay’ın yaşlılığı
- Film ve romanlarda yaşlılık imgeleri için Kategoriler bölümümüzü ziyaret ediniz.
- Film Değinilerimize bakmadan geçmeyiniz.
- Bize katılmak ve kendi yazılarınızın Sineyaşlılık sitesinde yayımlanmasını isterseniz, koşullarımız için Yazı Gönderme sayfasına bakmayı unutmayınız.
Kaynakça
- Gürpınar, M. [1981] (1994). Geceyarısı Notları. İstanbul: Remzi,10.
- Gürpınar, [Erdönmez], M. (1962). Umut Pembeleri. İstanbul: Seyyid Mısırlı Matbaası, 9.
- Meriç, N. (1965). Menekşeli Bilinç. Ankara: Dost,37.
- Meriç, 1965, 39.
- Gürpınar, M. (1985). Ara Beni Sevgilim Sözcüklerin İçinde. İstanbul: Yazko, 60.
- Kadın Nedir’i Orhan Suda, Kadın Bu Meçhul’u Cansut Unan çevirdi. İkinci Cinsiyet 2019 yılında Gülnur Acar Savran’ın çevirisiyle Koç Üniversitesi Yayınları’ndan yeniden yayımlandı.
- Gürpınar, 1994, 80.
- Shakespeare, W. (2022). Hırçın Kız. (Çev. Ö. Nutku). İstanbul: İş Bankası,51-52-93.
- Gürpınar, M. (1975). Yeni Bir Gün Şarkısı. İstanbul: K, 111.
- Gürpınar, 1975, 111.
- Gürpınar, M. (2008). Elyazısı Yılları. İstanbul: Turkuvaz, 79.
- Gürpınar, 1994, 74.
- Gürpınar, 1994, 74.
- Gürpınar, 1975,23.
- Gürpınar, 1975, 22.
- Gürpınar, 2008, 57.
- Gürpınar, M. (1986). Yaz Mektupları. İstanbul: Süreç, 33.
- Gürpınar, 1975, 41.
- Gürpınar, 1975, 62.
- Gürpınar, M. (1992). Çocukluğum ve Ölümüm. İstanbul: Can, 61.
- Gürpınar, 1994, 38.
- Gürpınar, 1994, 34-35.
- Gürpınar, 1975, 65.
- Madak, Didem. (2013). Ah’lar Ağacı, 59.
- Gürpınar, 2008, 93.
- de Beauvoir, S. (1970). Yaşlılık. (Çev. M. A. Kayabal). İstanbul: Milliyet, 297-305.
- Gürpınar, 1992, 70.
- de Beauvoir, 1970, 351-352.
- Gürpınar, M. (2014). Güzel Acılar Ülkesi. İstanbul: Mu, 53.
- Ruselman, B. (2022).İlahi Nizam ve Kâinat. İstanbul: MTİAD, 211.
- Gürpınar, 1975, 142.
- Gürpınar, 1992, 85.
- Gürpınar, 1986, 14.
- Gürpınar, 2008, 73.
- Gürpınar, 1986, 37.





