Görünür Olmaya Çalışan Kiraz Ağaçları: Umudun Tarifi

Seçil Büker

Tokue doğanın hikâyelerini işitir 

Umudun Tarifi (Naomi Kawase, 2015) başladığında, kentin çirkin ve arsızca yayılan beton binaları arasındaki kiraz ağaçları binaların arasından görünmeye çalışırlar. Çiçeklerini cömertçe sunarlar kentlilere. Görünmezliğin bir yazgı olmadığını kanıtlar gibi donatırlar kenti.

Sabah, kent sakindir. Sentaro (Masatoshi Nagase), fasulye tatlısı satmak üzere hazırlıklara başlar. Çevrede, okul yolundaki genç kızlar dolaşır. Kentin gürültüsü giderek artar; toplu taşıma araçları caddeleri doldurur. Kimse ağaçların farkında değildir. Tokue (Kirin Kiki) ise gözleri kiraz ağaçlarında ağır ağır yürür.

Sonra, onun bakış açısından ağaçlar görünür. Bundan böyle çiçekli kiraz ağaçları, yaşlı kadının yaklaşmakta olduğunu seyirciye her zaman haber verecek. Kiraz ağaçları yaşlı kadınla özdeş.

Aynanın arkasında

İnsanların göremediği bir bahar

Çiçeklenen bir erik ağacı (1).

Çevredekiler ne ağaçları ne de yaşlı kadını görür. Toplum, onları bir kez görünmez kılmıştır. Yaşlının görünmezliği doğallaşmış; böylece ayrımcılık meşrulaştırılmıştır. Doğayı tahakküm altına alan insan onun kendinden ayrı bir varlık olduğunu düşünür. Doğa ise fırsat bulduğunda, binaların arasından atıl ve edilgin olmadığını kanıtlarcasına görünür olmaya çalışır. Tokue, ağaçların ve kuşların hikâyelerini dinleyerek ağır adımlarla ilerler.

Kalıp yargı kırılır: Tokue işe alınır

Yaşlı Tokue, olanca zarafetiyle tatlıcının camlı bölmesine yaklaşır ve yarı zamanlı eleman aradıklarına ilişkin ilanı gördüğünü söyler. Sorulduğunda yaşını söyler: Yetmiş altı. Aslında ilanda bir yaş sınırı yoktur; ancak görünmeyen, açıklanmayan bir sınır da vardır. Sentaro, onu başından savmak için altı yüz yen verebileceklerini söyler; oysa yaşlı kadın üç yüze razıdır.

Tokue, karşıdaki kiraz ağacını kimin diktiğini sorar. Sentaro, buraların yerlisi olmadığını söyler. Tüm bunlar olurken tatlıcıda liseye başlamak üzere olan bir kız var: Wakana (Kyara Uchida). Sentaro, ona eve götürmesi için fasulye tatlısı verir. Wakana da yarı zamanlı iş için adaydır. Yoksulluk, yabancılık ve yaşlılık bir üçgen oluşturur. Ağacın geçmişini ancak o yerde uzun yıllardır yaşayanlar bilir. Yoksulların ağaçlarla ilgilenecek durumları yoktur. Onlar için satılmayan fasulye tatlısının önceliği vardır. Toplumun dışına sürülmüş yaşlı öyle mi?

Çoğunluk, yaşlılığı bir hastalık gibi görür. Robert Butler, yaş ayrımcılığının çok ilkel bir önyargı olduğunu ve kökünün kurutulmasının neredeyse olanaksız olduğunu söyler (2). Sentaro da yetmiş beş yaşında bir kadının üretken olabileceğine inanamaz. Kalıp yargılar son derece güçlüdür. Öncelikle yaşlılık, kişinin aynaya baktığında kendine yabancılaştığı bir evre olarak deneyimlenir. Toplumsal olarak inşa edilen yaşlılık artık yalnızca bir yük olarak görülür.

Tokue direnir ve işe girmeyi başarır. Çünkü Sentaro, onun getirdiği fasulye tatlısı gibi lezzetli bir tatlıyı daha önce hiç yemediğini itiraf eder. Ücret daha da düşer; iki yüz yen yaşlı kadına yeter.

Filmin bundan sonraki bölümü, fasulye tatlısı yapımı üzerine kurgulanmış bir belgesele dönüşür. Başka bir bakış açısından bakıldığında, bunun yaşlı bilgeliği ve sabır üzerine bir belgesel olduğu da söylenebilir. Tokue, sükûnet sahibi bir yaşlı olarak, esenlikli bir varoluş duygusuyla, fasulye kaynatmanın verdiği hazzı içine sindirerek sabırla tencereyi karıştırır. Genç adama fasulyeleri iyi “ağırlamak” gerektiğini söylediğinde Sentaro afallar. Tarladan çok uzun bir yol katederek mutfağa gelen fasulyelerin, şekeri içlerine almaları için sabırla beklemek gerekir. Buharın kokusundaki değişimi gözlemlemek de önemlidir.

Tenceredeki fasulyeler, yavaş yavaş, onları incitmeden, onlarla konuşarak karıştırılmalıdır. Genç adam şaşırmayı sürdürür. Öğrencilerin yüksek sesle konuşmalarından, bağırıp çağırmalarından Sentaro rahatsız olur. Bunu belli ettiğinde Tokue şöyle der:
“Gençler gürültü çıkarabilir; bu onların doğal hakkı.”

Kalıp yargı ikinci kez kırılır: Tokue işten atılmaz

Günlerden bir gün dükkânın sahibi (Miyoko Asada) çıkagelir. Sentaro’ya kadının cüzzamlı olduğunu ve derhal işine son vermesi gerektiğini söyler.
Tutum ve davranışının ayrımcılık olmadığını kanıtlamak istercesine yaşlı kadının yaşını sorar.

Sentaro, “Yetmiş küsür ama çok güçlü” der. Yetmiş altı demeye gönlü elvermez. Kadın bir çalışanı mağdur etmediğini meşrulaştırmak zorundadır. Yaşlı kadının bu sonucu hak ettiğini düşünür. Geçmişte zaten tapınakların alt katlarında yaşadıklarını hatırlatarak, dışarı çıkmasının bile bir lütuf olduğunu ima etmeye çalışır.

Foucault, Deliliğin Tarihi’nde ilk dışlanan grubun cüzzamlılar olduğunu söyleyerek kitabına başlar. Cüzzamlılar kentin dışına sürülürdü. Aslında bu, tıbbi bir önlem olmaktan çok beden üzerinden kurulan bir iktidar biçimiydi. Cüzzamlının bedeni “kirli” ve “bulaşıcı” olarak kodlanır. Toplum kendi saflığını ve normalliğini bu beden üzerinden tanımlar. Tokue, yaşayan ama ölü sayılan; toplumun içinde ama dışında kalması gereken bir varlıktır. Foucault’ya göre “kabul edilmeyen” ilk figür cüzzam hastalarıdır.

Dükkân sahibi konuşurken kentin gürültüsü rahatsız edici biçimde artar. Altyazı olmasa seyirci konuşmaları anlamakta zorlanabilir. Genç adamın kafasındaki gürültü, kentte yankı bulur.

Bir motif olarak filmde ağaç imgesini takip etmek gerekir. Daha önce yalnızca yaşlı kadının habercisi olan ağaç imgesi, bu kez Wakana’yı imler. Önce ağaçlar, sonra tren ve trenin içinde Wakana görünür. Az sonra ağaç imgesi Sentaro’ya bağlanır. Dükkânda üçü buluştuklarında Sentaro, yaşlı kadından ona daha çok yardım etmesini ister; çünkü ona giderek daha çok bağlanmaktadır. İşten atmaya da niyeti yoktur.

Cüzzam görünür olur

Wakana, yaşlı kadının parmaklarını fark eder. Tokue, parmaklarının yaşlılıktan biçim bozumuna uğradığını söyler. Wakana kütüphaneye gider ve cüzzam üzerine bir yazı okur, cüzzamlı hastaların fotoğraflara bakar.

Ağaçlar rüzgârda salınır; seyirci üçünden birini göreceğini bilir artık. Yakın çekim: Tokue’nin elleri.

Ardından fasulye tatlısının yakın çekimi gelir. Yönetmen ne anlatmak istemektedir? Dedikodu yayılmış mıdır? Sona mı yaklaşıyoruz?
Filmin ilk ve son yakın çekimleri bir tür kırılma noktasıdır. Bu eller Tokue’yi ele verir. Dedikodu çabuk yayılır. Durumu fark eden Tokue sessizce dükkândan ayrılır.

Yönetmen yakın çekim ellerle seyirciyi de sınar. Seyirci ayrımcı olup olmadığını düşünmelidir. “Sinemada perspektif yasaları öyle işler ki, yakın planda çekilen bir hamam böceği, ekranda toplu planda çekilen yüz filden yüz kat daha korkutucu görünür” (3). Bu çekim nesneyi büyütmekten öte bir anlam taşır. Filmin çok ötesine geçmek olanaklıdır artık. Bedenin çok küçük bir bölümünü gösteren çekim anlam yüklüdür. Seyirciye sessizce seslenir. Ayrıca bu elleri filmin dönüştürücü ögesi ya da kırılma noktası olarak nitelendirmek olanaklı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Acaba filmin düzenleyici ögesini bulabilir miyiz?

Daha sonra Tokue, patronuna bir veda mektubu yazar. Doğanın, fasulyelerin ve kuşların anlattığı hikâyeleri duyabilen yaşlı kadın, artık işittiği bu hikâyeleri patronuna ve Wakana’ya aktaramayacaktır.

Yaşlılıkta dış dünya ile temas çok daha önemlidir. Hele ki çalışmak, kişiyi diri tutan temel etkenlerden biridir. Wilhelm Schmid’in çok yerinde bulduğum bir saptaması vardır:

“Yaşlılıkta birinin bize dokunmasını çok daha fazla isteriz. Ama yaşlının teni bebeğin teni gibi davetkâr değildir. Tam tersine, yaşlı itici bulunur. Kimse onlara dokunmak istemez; sanki yaşlılık, dolayısıyla ölüm, bulaşıcıdır; dokunana da bulaşır” (1).

Tokue çok uzaklarda değildir; ormanın içinde, cüzzamlılar için ayrılmış bir tecrit bölgesinde yaşar. Wakana ile Sentaro onu görmeye gittiklerinde, yaşlı kadının eşini kaybettiğini, kendisini çok yalnız hissettiğini öğrenirler. İkram edilen lezzetli yiyecekleri yerken somurtan genç adama Tokue, “Lezzetli bir şey yerken gülümse,” der.

Tatlıcı dükkânı en çok kiraz ağacını özlediğini söyler. Sentaro ise bir kavgaya karıştığı ve birini yaraladığı için uzun yıllar tutuklu kalmıştır. Annesinin hikâyelerini dinleyememiş; annesi, o özgürlüğüne kavuşamadan ölmüştür.

Tokue, ağaçların, fasulyelerin ve kuşların içindeki gizli bilincin farkındadır. Onların gönlünü hoş tutar; onlar da ona hikâyelerini anlatır. Tokue kendini doğadan ayrı bir varlık olarak tanımlamaz. Doğa ile Tokue arasında bir ikilik yoktur. Doğa, soyut bir kavram değil; onun için kiraz ağaçlarında somutlaşan bir bütündür. Bu nedenle yönetmen, seyircisine önce ağaçları, ardından Tokue’yi gösterir. Onu tanıdıkça Wakana ve Sentaro da ağaçlarla ilişkilendirilir.

Üçüncü dünya ülkelerinin kimi saklı bölgelerinde hâlâ doğayla bütünleşmiş yaşamlarını sürdüren insan toplulukları vardır. Tecrit edilen cüzzamlılar, sanayi toplumunun tüm özelliklerine sahip kentin hemen yakınında, doğayla üretken bir ilişki içinde yaşarlar. Mülkiyet ilişkisi kurmadan, görünüşte “tutsak” ama aslında özgürleşmiş bireyler olarak yaşamlarını sürdürürler.

Doğayı kanıksayan ve görmeyen insan yalnızca kendini sever; onun görkemini fark edemez. Her şeyi, hatta yaşama hakkını bile kendine atfeden insanların dünyasında yaşlı olmak, üstelik de cüzzamlı olmak son derece zordur. Ancak tecrit edilmiş olmak, yaşlının öz varlığının ortaya çıkmasını sağladığı için, bu durum aynı zamanda inanılmaz bir mucizeye de dönüşür. Yaşlı Tokue’nin varlık düzeyi çok yukarıda. Kibirli de olmadığı için doğadan kopmuş, canavarlaşmış insanlara yukarıdan da bakmıyor. Çağdaş yaşamda insan denen canlı narsizmin üst ya da alt evrelerinde canavarlaşarak yalnızca kendini severek “yaşıyor”. Yaşlı ise onları seyrediyor.

Dileğim şu ki

Baharda, ikinci ayın

Onbeşinci gecesi

Kiraz çiçeklerinin altında

Kapatayım gözlerimi (5).

Cüzzamlıların mezarları yok, mezar yerine ölen arkadaşları için kalanlar, ağaç dikiyor. Tokue için kiraz ağacı dikerler. Wakana ile Sentaro filmin sonunda ağacı ziyaret ederler.

Karanlık yapıştı yakama

Ben de bu kiraz ağacını

Kendime mesken edindim

Bu gece çiçekler açacak artık

Ev sahibim, eşim-dostum (6).

Filmin son sahnesinde Sentaro parkta seyyar satıcı olarak fasulye tatlısı satar. Gülümseyerek müşterilere seslenir. FASULYE TATLILARIM VAR!

Kaynakça
  1. Japon Şiiri: Tarih ve Antoloji. (1962). Çev. S. Akalın. Varlık, s. 150. 219 numaralı şiir. Şair: Matsuo Basho (1644-1694).
  1. Robert Butler. (1969). Age-Ism: Another Form of Bigotry. The Gerontologist. 9 (4) :243–246.
  2. Eisenstein’ın (Ayzenştayn’ın)  saptamasını aktaran Pascal Bonitzer. (2006). Kör Alan ve Dekadrajlar, Çev.İ. Yasar. Metis, s. 27.
  3. Wilhelm Schmid. (2016). Sakin Olmak. Çev. T. Bora. T. Demir. İletişim, s. 61-62.
  4. Japon Şiiri, s. 128. 124 numaralı şiir. Şair: Rahip Saigyo Hoshi (1118-1190).
  5. Japon Şiiri, s. 129. 125 numaralı şiir. Şair: Tadanori (1143-1183).

 

 

 

 

Önceki yazı
Yaşlı Kadının Yükü: Koreeda’dan Fırtına Sonrası  
Sonraki yazı
Salâh Birsel’in “Yaşlılık Günlüğü”nde Yaşlılık

Son Yazılar

Menü